| Korkunun ecele faydası yok |
| Pazartesi, 28 Haziran 2010 14:36 | |||
![]() Gerek küresel düzeyde yaşanan gelişmeler gerekse ülkemizdekiler geleceğe yönelik endişeleri tırmandırıyor. Bir yandan sorunların ağırlaşmasına göz yummak, diğer taraftan kısa vadede spekülatif bir iyimserlikle günü kurtarmaya çalışmak ve sorunları çözüyormuş gibi görünmek yetmiyor. Çelişkiler büyüyor, uyuşmazlıklar su yüzüne çıkıyor, geniş kitleleri masallarla uyutmak zorlaşıyor. KIRILGANLIK ARTTI Yaklaşık iki yıl geçmesine rağmen küresel krize sebep olan sorunlara dokunulmadı. G-20’lerin ortak teşhisi durumundaki etkili düzenlemeler hayata geçirilemedi, varlık değerleri yeniden şişti ve kırılganlık arttı, bütçe açıkları büyüdü. Asıl önemlisi ise hem Merkez Bankası hem de diğer tüm sektörler yorgun düştü. 2009 yılının ilk yarısında güven bunalımını aşmak adına süslü laflar edilmiş, küresel krize uzlaşıya dayalı küresel çözüm gerektiği vurgulanmış ve G-20 ön plana çıkmıştı. Ama olmadı. Küresel finans sistemi ve medyayı yönlendirebiliyor olmak yetmedi; kendini önemli gören bazı ekonomilerin değil küresel sorunları çözmek, kendi sorunlarını bile çözemediği açığa çıktı. Önceleri Brezilya, Rusya, Çin ve Hindistan ile diğerleri arasındaki bakış açısı farklılığının ardından görüş ayrılıklarının çeşitlenerek büyüdüğüne tanık olduk. ABD ile AB’nin önemli ekonomileri arasında da ciddi uzlaşmazlıklar olduğu alenileşti. ABD’nin elini güçlendirmeden ‘Yeni dünya düzeni’ni tartışmak istememesi, özellikle BRİC ülkelerine karşı tavizler vermek zorunda kalması ve güç kaybını gizlemek adına AB ve avroya yıpratmaya çalışması umduğu sonuçları vermedi. ABD’NİN SENARYOSU Beklentileri yönlendirerek günü kurtarmak zorlaştı, ABD’nin istediği senaryoya ilişkin pasif destekler erimeye devam etti. Bu durum gelişmekte olan ekonomilere, sermaye piyasalarındaki spekülatif eğilimlere yönelik bakış açısını da farklılaştırmaya başladı. ABD, AB’nin küresel düzeyde daha fazla risk almasını ve fedakarlık yapmasını istiyor; fakat Almanya’nın direnci tüm girişimlere rağmen kırılamıyor. ABD’nin finansal piyasalar ve medyayı kullanarak yapmaya çalıştığı zorlama ve kuşatma geri tepiyor, AB içi sorunların daha öncelikli hale gelmesi süper güç olma iddiasındaki ekonominin evdeki hesabını bozuyor; dengeler değişiyor, belirsizlik ve kırılganlık artıyor. AB ‘önce mali disiplin’ diyor ve ileride avroda yaşanacak çok daha büyük yıpranmaların önünü kesmeye çalışarak büyüme konusunu, başka bir deyişle finansal piyasaların ve onları yönlendirenlerin bağımlı olduğu değişkeni geri plana itiyor. ABD ise bunu yanlış buluyor ve ‘büyüme önemli’ diyor. Fakat teşvikler kesilince büyüme tahminlerinin niye gerilediğini, özel sektörün istihdam yaratma kapasitesini neden kaybettiğini açıklayamıyor. Son açıklanan bazı rakamlar ABD ekonomisi için iyi şeyler söylemiyor. Mayıs ayında bordroya alınan 441 bin kişiden 411 bininin nüfus sayımı için kamu tarafından istihdam edilmiş olması özel sektörün sorunları olduğunu gösteriyor; teşvikler kesilince konut satışlarının yüzde 32’yi aşan oranda düşmesi de hem inşaat sektörüne hem de tüm ekonomiye ilişkin beklentileri olumsuzlaştırıyor. Gelişmeler ekonomide büyüme konusunu zora sokarken, sorunlu krediler ve toksik kağıt hacminin artacağını, bütçe açığının büyüyeceğini ve doların yıpranacağını söylüyor; güven bunalımı ve riskten kaçınma eğiliminin yeniden güçlenebileceğine ‘ikinci dip’in yola çıkmış olabileceğine dikkat çekiyor. Bu ortamda AB’nin mali disiplin tercihi ABD’yi ve ona güvenenleri rahatsız ediyor, korkutuyor. G-20 zirvesinin bu olasılığı gündemden çıkarması ise beklenmiyor... Döviz piyasalarında avronun kayıplarını kısmen geri aldığı görüntüsü gerçeği yansıtmıyor. Hem avro hem de dolar yıpranıyor. Dolardaki yıpranma avrodakini aştığı için görüntü farklılaşıyor ve kasıtlı olarak yanlış yorumlanıyor. Eğer durum böyle olmasaydı sermaye piyasaları satış baskısı altında kalır ve altın yükselir miydi? Uğur Civelek'in Tüm Yazıları İçin Tıklayınız
|

