İhracat rakamının söyledikleri!
Pazartesi, 09 Şubat 2009 15:31

alt

Türkiye İhracatçılar Meclisi tarafından geçen hafta başında açıklanan veri, ocak ayı ihracatımızın bir yıl öncesinin aynı dönemine göre, yüzde 27,9 oranında gerileyerek, 7 milyar dolar düzeyinde gerçekleştiğini söylüyor. Sırası ile ekimde yüzde 7, kasımda yüzde 22 ve aralıkta yüzde 25 oranlarında gerileyen dış satımdaki çözülme devam ediyor. Bir yandan küresel ticaret hacmindeki daralma, diğer yandan buna bağlı deflasyonist fiyat baskıları bu sonuçta belirleyici oluyor. Bu olumsuz eğilim, doğal olarak endişeleri tırmandıran başka gelişmeleri de tetikleyerek, ciddi bir kısır döngü yaratıyor. Ekonomik, sosyal ve siyasi istikrarsızlığın dalga dalga büyümesi kaçınılmaz hale geliyor.
2002-2008 döneminde ihracat rakamları arttıkça ithalatta yaşanan yükselişin daha yüksek olduğuna tanık olduk; ayrıca hem dış ticaret hacmi hem de açığı tempolu bir şekilde büyüyordu. Bu tablo dış kredi imkanlarının da çeşitlenerek artmasına, özel sektörün döviz borcunun ve dış borçlar içinde kısa vadelilerin payının artmasına sebep olmuştu. Bu kez özetlemeye çalıştığımız bu eğilimlerin hepsinin, tempolu bir şekilde ve aksi yönde ilerlediğine tanık oluyoruz: İhracatla birlikte ithalat da geriliyor, dış ticaret hacmi derin dalışa geçerken açık küçülüyor. Dış ticaret hacmi küçüldükçe dış kredi imkanları daralıyor, üretim başdöndürücü bir hızla geriliyor; işsizlik artışı ve borç-alacak ilişkilerinin kırılmaya başlaması gelişmelerin kontrolünü zorlaştırıyor. Dış talepteki daralma iç talebi de aynı yönde uyarıyor ve içine düşülen kabustan nasıl çıkılacağı endişesi güven bunalımını derinleştiriyor. Özel sektörün 74 milyar dolar düzeyinde bir açık pozisyon ve önemli boyutta kısa vadeli borçla bu olumsuzluğa yakalanmış olması, dile getirilemeyen korkuların büyükleri arasında yer alıyor. Zira döviz kurunda muhtemelen yaşanacak olası yükselişlerin ekonomide yaşanacak daralma ve genel istikrarsızlığı çok farklı boyutlara yükseltebileceği biliniyor. İhracattaki daralmanın yukarıda kısmen özetlemeye çalıştığımız pek çok olumsuzluğa sebep olacağını tahmin etmek zor olmuyor.
Bu aşamada sormak gerekiyor: Çözüm üretmesi gereken yetkililer ne yapıyor? Açıkça söyleyelim, yaşanacak sıkıntıları hafifletmeye ya da ortaya çıkacak tepkiselliği sınırlı tutmaya çalışmak dışında bir şey yapamıyorlar. Bir şeyler yapılması için baskıların artması bu sonucu değiştiremiyor. Dış talebin canlanacağı ve her şeyin kendiliğinden düzeleceği günler bekleniyor ve o zamana kadar yaşanacak tahribatın sınırlı olması için yapılması gerekenler konusunda bile uzlaşı sağlanamıyor. Gelişmiş ekonomilerde giderek yaygınlaşan kamulaştırma ve gelişen sinsi korumacılık ise uluslar arası ticaret hacmini olumsuz etkilemeye devam ediyor. Dünyada tüm eğilimler değişirken, Türkiye’nin yetkilileri bir şeyleri değiştirmeye ve çözüm üretmeye cesaret edemiyor. IMF ile anlaşalım, mali disiplinden taviz vermeyelim, kazanımları koruyalım şeklinde sloganlaştırılan söylemler temcit pilavı gibi tekrarlanıyor.
2009 yılında dış ve iç talep daraldığı, işsizlik arttığı, yüksek düzeyli belirsizlik nedeniyle mali sektör kredilerde seçici olmak zorunda kaldığı sürece, para politikası ne kadar gevşek olur ise olsun, bütçenin gelir ayağında ciddi bir erezyon kaçınılmazdır. Zira vergi gelirleri içinde harcamalardan alınan dolaylı vergilerin payı yüzde 70’in üzerindedir ve tahsilat-tahakkuk oranının gerilemesi olasılığı oldukça yüksektir. Bütçe açığının büyümesini önlemek ve mali disiplini korumak için kamu harcamalarını kısmak gereklidir ki bu pek mümkün değildir.
Özetle söylemek gerekirse bütçe açığının büyümesini önlemek söz konusu olamaz. IMF reçetelerinin yapabileceği bir şey de yoktur; likidite bol ve küresel talep canlıyken yaşanan bazı iyileşmelerin de kalıcı olması beklenemez. Mevcut anlayış kısa vadede sorunların büyüme hızını kontrol altına alabilirmiş gibi görünse de orta vadede direncin kırılması ve olumsuz gelişmelerin tümüyle kontrolden çıkması riski oldukça yüksektir.
Gerek küresel gerek ulusal düzeyde, 2002-2008 döneminde sorunların ağırlaşmasını göze alarak günü kurtarma anlayışı iflas etmiştir. Şu ana kadar ödenen bedellerin ödenmesi gerekenin çok cüzi bir kısmıdır. Sorunların dalga dalga büyümesi, istikrarsızlığın yoğunlaşması ve güven bunalımının derinleşmesi söz konusudur. Beklenti yönetimi yolu ile yaratılan ve ağırlaştırılan yöntemler aynı yöntemle çözülemez.

 

Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız