|

Küresel ekonomiye ilişkin gelişmeler geleceğe yönelik belirsizliği artırırken, güven bunalımını derinleştiriyor. Talep ve gelir azalmasına bağlı deflasyonist eğilimler finansal sistemi sarsarken, olumsuzluğun tüm sektörlere yayılmasına katkı yapıyor. 2008 yılının son çeyrek döneminde öncelikle gelişmiş batı ekonomilerinde başlayan ekonomik daralma, gelişmekte olanlar üzerinde daha büyük tahribat yaratıyor; anılan dönemde ABD ekonomisi yüzde 3,9 oranında küçülürken, Japonya’daki gerilemenin yüzde 12,7 düzeyine ulaşması çok farklı dinamiklerin devreye girdiğine işaret ediyor. 1980 sonrasında etki alanını kademeli olarak genişleten küreselleşme yönündeki sermayenin özgürlüğünü sınırsızlaştıran eğilimler pek çok dengesizliği beraberinde getirdi. Sinai üretim cephesinde rekabet koşulları olumsuzlaşırken, gelir dağılımı bozuldu; fakat toplam gelir pastası küçülmedi, tam aksine büyüdü; faaliyet gelirleri azalırken, faaliyet dışı gelirlerin boşluğu fazlasıyla doldurması sonuç üzerinde belirleyici oldu. Bu süreçte finansal ilkeler giderek hızlanan bir erozyonun etkisi altında kaldı. Bugün için durum çok daha farklı ve mevcut düzende çok radikal değişimlerin bir uzlaşı çerçevesinde yaşanmaması durumunda çözümsüzlük kaçınılmaz. Zira faaliyet dışı gelir üreten pozisyonların zarar üretmesi, iyice olumsuzlaşan rekabet koşulları sebebiyle faaliyet gelirlerinin daha seri bir şekilde küçülmesi, toplam gelir pastasında çok büyük boyutlu bir daralma yarattı ve zorunlu ihtiyaç maddelerine yönelik talep bile daralırken, diğerlerine yönelik ilgide çöküş yaşandı. Özetle söylemek gerekirse küreselleşme ve özelleştirme lehine söylemler iflas ederken, kamulaştırma ve korumacılık yönündeki eğilimler çözüm olarak görülür oldu. Küresel bir uzlaşı çerçevesinde yeni bir düzenin tesisini engelleyen koşullar, her ülkeyi kendi başının çaresine bakmak zorunda bırakınca sonuç daha farklı olamıyor. Korkularla yüzleşmek kaçınılmazlaşıyor. Küreselleşme yoluyla sınırsızlaşan sermayenin özgürlüğü ve yerküreyi kendi çıkarlarına göre biçimlendirme yeteneği gündemden düşmeye başlıyor. Bu gerçeğin kabullenilmesindeki sıkıntı, kayıpların büyümesine ve yapısal sorunların ağırlaşmasına katkı yapmaktan başka bir işe yaramıyor. Tamahsızlığa bağlı uzlaşmazlık, olumsuz gelir dağılımı ve rekabet koşulları ile birleşince ekonomik krizin derinleşmesi dışında bir seçenek kalmıyor. Küresel ticaret hacmi ile birlikte sermaye hareketleri daralıyor; faaliyet gelirleri ve talep geriledikçe daha önce kullanılmış kaynakların geri ödemesi zorlaşıyor ve sistem şiddetlenen bir şekilde dalga dalga sarsılıyor. Büyüyen güven bunalımı ve devamında gelen çok yönlü istikrarsızlık çöküşü hızlandırıyor; büyümeye bağımlı ekonomik yapı kendi kendini tasfiye etmeye başlıyor. Toplam gelir pastasının küçülmesi ve tekrar büyümesinin sağlanamaması günü kurtarma şansını da ortadan kaldırıyor. Hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ekonomileri eşanlı olarak sarsan bu açmazdan çıkmak, insanlığın ortak aklı devreye girmediği sürece, pek olası görünmüyor. Yukarıda özetlemeye çalıştığımız açıdan bakınca, mevcut olumsuzluklar ile 1929 bunalımını yaratan koşullar arasındaki paralellikler çoğalıyor: Gelir dağılımda bozulma, eksik rekabet koşullarında güçlenme, küresel talepte daralma, kredi krizi, işsizlikte tehlikeli tırmanış, kamulaştırma ve korumacılık, yanı sıra para ve maliye politikalarının daha farklı bir yapıda kullanılması ortak yönler olarak dikkat çekiyor. Bu gerçekleri dikkate almayanlar çözüme katkı yapamaz ve sorunların ağırlaşmasını önleyemezler. Şu ana kadar devreye giren kurtarma faaliyetlerinin neden işe yaramadığını algılayamayanların yapacağı büyük hatalar insanlığın geleceği üzerinde etkili olmaya devam edecek!.. Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|