| Geçti Bor'un pazarı |
| Pazartesi, 19 Nisan 2010 13:30 | |||
![]() Basına yansıyan gelişmelere bakılırsa işsizlik konusu daha uzun bir süre tartışılacak, fakat havanda su dövmekten öteye gidilemeyecek. Kendi çıkarları gereği mevcut politikaların değişmesini istemeyen, statükoyu korumak adına, sorunların ağırlaşması pahasına günü kurtarmayı yeterli görenler işsizliğin daha da artmasını önleyemezler. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, mikroreform masalı ile oyalanır; TÜSİAD yabancı sermaye konusunda ısrarlı olur, ama bu konunun sorunun temel sebeplerinden biri olduğunu göremez; Başbakanımız ise bu yapısal bir sorun değil, sanal bir sorundur, diyerek topu taca atar. Ağırlaşan sorunlar çözüm beklemeye devam eder. Gerçeği görebilmek adına tüm önyargıları bir kenara bırakıp sorgulayalım: Son 10 yılda en büyük istihdam artışı nerede yaratıldı ve nasıl başarıldı? Neleri yaptılar ve nelerden özenle kaçındılar? Bir de tersten yaklaşım ile tam aksini irdeleyelim: Son 10 yılda en büyük işsizlik artışı hangi ekonomide yaşandı ve hangi doğruları ıskalayıp hangi yanlışlarda ısrarlı oldular? Genel olarak baktığımızda en büyük istihdam artışı yaratanların küreselci politikalara direnen, döviz kurunu enflasyon çıpası olarak kullanmayan ve mali sermayeye hiçbir koşulda teslim olmayanlar olduğunu görüyoruz. Üstelik bu başarıyı zorunlu ihtiyaç maddesi fiyatlarının yükseldiği, küresel istikrarsızlığın büyüdüğü olağandışı koşullarda başarmışlar. Bizim hükümetimiz, TOBB ve TÜSİAD ile mali sektörümüz, işlerine gelmediği için bu gerçeği hem görmezden geliyor, hem de başkalarının görmesini ve tartışmasını istemiyor!.. Bu açıdan Çin göz kamaştırıcı bir örnek oluşturuyor: Büyüme ortalaması oldukça yüksek ve yılda ortalama 20 milyonu aşan sayıda yeni iş yaratmayı başarıyor. Rekabet gücü avantajını her koşulda korumak adına dış baskılara kararlı bir şekilde direniyor. Türkiye ise Çin’deki uygulamaların tam aksini uyguluyor; sonuç da tam aksi yönde oluşuyor. Döviz kurunun enflasyon çıpası şeklinde kullanılıyor olması hem rekabet gücünü çökerterek faaliyet gelirlerini eritiyor, hem de finansal sermayeye her türlü siyasi taviz veriliyor; başka bir deyişle toplumun ve ekonominin kendi ayakları üzerinde durması engellendiği gibi gelecek, kendi çıkarına uygun yeni bir düzen hedefleyen finansal sermayenin insafına bırakılıyor. Sonra da bu uygulamaların sonucu olarak artan işsizliği önlemek adına “bir şeyler yapıyormuş gibi görünmeye çalışanlar kumpanyasını” izlemek zorunda kalıyoruz… Küresel dengeler çatırdıyor ve özel sektörün istihdam yaratabildiği koşullar geride kalıyor. Zira olumsuz rekabet koşulları dalgalı bir daralmaya neden oluyor. Talep daraldıkça ödenen fiyat düşüyor, talep daralmasın diye gevşetilen para politikası uygulamaları fiyatı oynatamıyor, fakat girdi maliyetlerini yükseltiyor. Hal böyle olunca üretim cephesi yaprak dökümünü yaşamak zorunda kalıyor: Gelirler azalıyor, büyüyen borçların akıbeti belirsizleşiyor, belki düzelir umudu ile yapılan fedakarlıklar sorunları daha da ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Son çare olarak devlete bir şeyler satıp durumu öyle düzeltmeye çalışanların veya spekülatif gelir peşinde koşarak maceraya girenlerin durumu da belirsizliğini koparıyor. İpini koparanın müteahhit olup inşaat işine girdiği gibi şimdi de enerji işine girme modası yaygınlaştı. Kimse sormuyor, üretim cephesindeki çözülme nedeniyle enerji talebi artmıyor azalıyor, artan üretimi devlet alacak da kime satarak parasını ödeyecek, kimse düşünmüyor! Bu tür modaların işsizlik sorununu çözmeyeceği de çok iyi biliniyor. Hesapsızlığın neden olduğu maliyetler değişik şekillerde vatandaşa fatura edilecek. İşte o zaman konuşma sırası iyice bunalmış olanlara gelecek: Kimlerin sorumsuzca davrandığı açığa çıkacak! Esnafı gıdıklayarak, kitleleri bölüp parçalayarak durumu idare etmek kolay olmayacak! İşsizlik sorununu tartışıyormuş gibi görünerek günü kurtarmaya çalışanlara hatırlatalım da enerjilerini boşa harcamasınlar: Geçti Bor’un pazarı… Uğur Civelek'in Tüm Yazıları İçin Tıklayınız
|

