Ekonomik daralmaya tahammülümüz var mı?
Pazartesi, 27 Nisan 2009 17:54

alt

Türkiye ekonomisinde bundan sonra yaşanacakları daha iyi anlamak, oluşacak belirsizlik ve kırılganlık düzeyini sonuçları ile birlikte daha iyi kavramak için bazı zaafiyetlerin hiç akıldan çıkarılmaması gerekiyor. Uzun süreli bir ekonomik daralmaya olan tahammülsüzlük ve buna sebep olabilecek hassasiyetler, karar alma konumunda olan kesimler açısından hayati önem taşıyor. Yabancı kaynağa olan bağımlılığın giderek büyümesi, temin edilememesi durumunda yaşanabilecek olumsuzlukların tahammül sınırlarını aşacağı endişesi gibi faktörler, bilinen fakat açıkça konuşulmayan bu durumdan kaynaklanıyor.
Hükümetin 2009 yılı ekonomik performans tahminini yüzde 3,6’lık daralma olarak yenilemesi, aynı dönem için IMF öngörüsünün yüzde 5,1’lik daralma olması çok büyük bir belirsizliğe işaret ediyor. Eğer küresel koşullar birkaç yıl önceki düzeylerine dönmez ise 2010 ve 2011 yılları için de Türkiye ekonomisinin daralmaya devam etmesi ve daha önce yaşamadığı türden bir istikrarsızlığa katlanmak durumunda kalması ihtimali artıyor. Ekonomik daralmanın geçici olması durumunda daha önce olduğu gibi ağırlaşmış sorunlarla gidilebildiği yere kadar bir zorlama yapılabilir. Eskiden belirlenmiş politik tercihlerle yola devam edilmeye çalışılabilir; fakat uzun süreli bir daralma söz konusu olur ise hem ciddi bir sıkıntı yaşanır hem de tüm tercih ve politik yaklaşımların değişmesi gerekir.
Uzun süreli ekonomik daralma yalnız reel kesimi değil, kamu kesimi ve mali sektörü de hatırı sayılır ölçüde sarsar. Talepte yaşanacak ve kronikleşme eğilimi olan gerileme; bütçe açıklarını büyütür, borç yükü ve kamu finansman ihtiyacını kontrolsüz bir şekilde artırır. Mali sektörde ise bir yandan menkul kıymet portföyü kontrolsüz bir şekilde büyür, diğer yandan sorunlu kredilerdeki tırmanış ve öz kaynaklarda yaşanan erime sıkıntı yaratır. Reel kesimden kamu ve mali sektöre kaynak transferinin durması yabancı sermaye akımını da terse çevirebilir. Gelişmeler tümü ile kontrolden çıkabilir.
Ülkemizin nüfusu 70 milyona yakındır ve yaş ortalaması 28’dir. Her yıl 600-700 bin kişiye yeni iş yaratılması gerekirken, kayıtlı ve kayıt dışı istihdamın hızlanan bir şekilde gerilemesi önlenememektedir. Bu durum hem işsizliğin kontrolden çıkarak istikrarsızlık potansiyelini artırmasına, hem de işini koruyanların gelirlerinde hatırı sayılır gerilemelere sebep olacaktır; ki devamında iç talebin daralması, gelir dağılımının bozulması, kullanılmış kredilerin geri dönememesi ve varlık değerlerinin gerileyerek bilançoları yıpratması kaçınılmaz olacaktır. Oysa Türkiye ekonomisinin daralmaya, iç talep gerilemesine tahammülü yoktur.
2002 yılı sonrasında benzer bir durum yaşanmıştı; fakat aşırıya kaçan ölçüde kredi genişlemesi ve varlık değerlerini şişirerek yaratılan faaliyet dışı gelirler sayesinde dengesizlik ve sorunların ağırlaşması pahasına gün kurtarılmıştı. Bugün ise benzeri bir yaklaşım ile günü kurtarmak, başka bir deyiş ile ‘idare-i maslahat’ etmek olası değildir. Söz konusu dönemdeki uygulamaların reel kesim üzerinde yarattığı olumsuzlukların faturası daha yeni yeni ödenmeye başlıyor: Önce enflasyon, diyerek gelir dağılımı ve rekabet koşullarında yaşanan olumsuzluklara kayıtsız kalanların başları ağrıyor ve uykuları kaçıyor.
IMF ile yapılacak olası bir anlaşma döviz kurlarında yaşanacak yükselişin dozunu azaltıp zamana yayabilir. Bu yönü ile ekonomik daralma ve iç talepteki gerilemenin ancak hızlanmasını engelleyebilir veya hızını düşürebilir. Ortaya çıkacak en olumlu sonuç bile yeterli değildir.
Zira Türkiye ekonomisinin iç talep gerilemesine bağlı herhangi bir daralmaya tahammülü yoktur. Küresel koşullar eskiye dönmese bile kısmen normalleşmesi de durumu kurtarmaya yetmez. Bazı kesimler anlamamakta ısrar edecekler ama ülkemizdeki tüm tercih ve politikaların değişmesi zamanı gelmiştir. Mevcut koşullarda kendi insanına değil de dış güçlere güvenmek durumunda olanlar yaya kalmaya mahkumdur.

 

Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız