|
Pazartesi, 06 Temmuz 2009 12:56 |
|

Türkiye İstatistik Kurumu tarafından açıklanan veriye göre ekonomimiz 2009 yılı ilk çeyrek döneminde yüzde 13,8 oranında küçülmüş. Söz konusu rakamın Gayri Safi Yurtiçi Hasıla hesabından türetildiğini, cari açık veren bir ülke olmamız nedeniyle Gayri Safi Milli Hasıla bazında hesaplanacak küçülmenin daha büyük olabileceğini de hesaba katmak gerekiyor. Etkili ve yetkili kesimlerin, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin en büyük daralmasına karşı tepkisizliği temel politikalarda ciddi değişiklik yerine kozmetik paketlerde durumu geçiştirmeye çalışması ise ibretle izlenmesi gereken bir tablo yaratıyor. Normalde yerel geçimler nedeniyle kamu harcamalarının yüzde 5 arttığı veya merkez bankasının faiz indirimleri ile destekleştiği mali sektörün yüzde 10 büyüdüğü bir ortamda genelde yaşanan daralmayı algılamak kolay olmuyor! Detaya bakınca kamuda vergi gelirlerinin önemli ölçüde azaldığı bütçe açığı ve kamu finansman ihtiyacında çok tehlikeli bir patlamanın yaşandığı dikkate alındığında sormak gerekiyor: Nasıl oluyor da mali sektör hem güvenini koruyabiliyor hem de büyüyebiliyor? Böyle acayip ve çelişkili bir tablo sürdürülebilir mi? Açıklanan büyüme rakamının gerçeği yansıtma konusundaki şüpheleri bir kenara bırakacak olur isek genel görünüm gelecek için umut vermiyor. İç ve dış talepteki çok yüksek oranda daralmayı gelirler azaldığı ve dağılımın bozulduğu için kısa vadede terse çevirmek pek olası değil. Ayrıca Türkiye’nin zorunlu ihtiyaç maddeleri konusunda ithalatçı ve değerlerinde ihracatçı olduğunu ve talep daralmasının bu ikinci grupta yoğunlaştığını unutmamak gerekiyor. Mevcut koşullarda sınai üretiminin kısmen ivme kaybetse de dalgalı bir şekilde daralmaya devam edeceğini, işsizlik oranının artacağını, böyle bir olasılığı hesaba katmadan yapılan yatırımlar ve bunların finansmanı için verilen kredilerde ciddi sorunlar yaşanacağını hesaba katmamız lazım. Küresel düzeyde kredi krizinin çözmek için parasal yaklaşımlara ağırlık verildiğini ve bu durumun, faaliyet gelirlerinin eridiği bir ortamda zorunlu ihtiyaç maddesi fiyatlarını yükselterek, talebi olumsuz yönde etkilemeye devam ettiğini görmezden gelemeyiz. Dayanıklı tüketim malları başta olmak üzere sınai ürünlere yönelik oldukça ciddi bir talep daralması var. Gelir dağılımı bozulmasından kaynaklanan bu durum, rekabet koşullarını olumsuzlaştırarak kendi kendini besleyen bir kısır döngüye dönüşmüş gibi görünüyor. İhracattaki tıkanmanın nasıl ve ne zaman aşılacağı belli değil; vergi indirimlerinden oluşan paketlerle yaratılan iç talep canlanması da kalıcı olamayacak. Bu durumda finansman sorunlarının aşıldığını varsaysak bile gerçekleşecek üretim kime satılacak? Alıcıların ödemeye razı olacağı fiyatlar ile maliyetler arasındaki ilişki ne olacak? Başta üretenler olmaz üzere geniş kesimler açısından belirsizlik ve kırılganlığın olağan dışı boyutlara ulaştığı dikkat çekiyor. Bu durum değişmediği sürece kamu dengesi ve mali sektörde de olumsuzlaşma eğiliminin güçleneceği iddia etmek pek mümkün görünmüyor. Beklenti yönetimi ile sorunları ağırlaştırmak pahasına günü kurtarma devrinin sonuna gelmiş gibi görünüyoruz. Ya kapsamlı politika değişiklikleri ve toplumun desteği ile ağırlaşmış yapısal sorunlara müdahale edilecek ya da eski kısır yaklaşımda gittiği yere kadar ısrar edilecek! IMF ile bir anlaşma yapılması belki kısa bir süre için eski yaklaşımının devamını mümkün kılabilir fakat sürdürülebilir olmadığı kesin. Belli ki mevcut politikaları savunanlar ile büyük baskılar altında bunalanlar arasında büyük bir çıkar çatışması var ve artık gizli tutulması olası değil…
Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|