Sayın Derviş’in “müritleri” yine ortaya çıktı!
Pazartesi, 15 Aralık 2008 14:47

alt

Kendi ülkesinin üretim dinamiklerine güvenmeyen, ulusal çıkarlarını ve stratejik özelliklerini düşünmeyen tercüme ekonomistleri ve sıcak para, ucuz ithalat, yüksek faiz dışında bir vizyonu olmayan iş dünyasının malum kesimleri yine bildik nakaratlarını papağan gibi tekrarlıyorlar.
Neymiş “yine ve yeniden” IMF’den borç almalıymışız.
TÜSİAD, geçen haziran ayında hayranı, hatta adeta müridi olduğu Sayın Kemal Derviş’i Türkiye’ye getirdi.
Sayın Kemal Derviş, TÜSİ-AD’da yaptığı konuşmada, TÜSİAD’ın yüreğine her zamanki gibi su serpti, TÜSİAD yönetiminin duymak istediği pembe tablolar çizdi.
Bu konuşması TÜSİAD’cı-ların TV’lerinden “flash” olarak canlı ve naklen yayınlandı. “Sözde” piyasalara moral verildi.
Sayın Derviş, işte o tarihi konuşmada aynen şöyle dedi; “… ABD’deki krizde artık en kötüyü geride bıraktık, evet belki risk alıyorum bunu söylerken, ama ben oldukça iyimserim…”
Sayın Derviş’in bu sözlerinin akabinde, ben de ABD’de krizin daha da derinleşeceğini, en kötünün geride kalmadığını ve dip noktaya gelinmediğini, krizin giderek bir mali tsunamiye dönüşüp bizim gibi ülkeleri de vuracağını vurgulayan köşe yazıları yazdım ve TV programları yaptım.
Aradan çok değil, birkaç hafta geçmeden, son 50 yılın en büyük finansal ve kurumsal ekonomik krizinin şok dalgaları ABD’yle birlikte tüm gelişmiş ülkeleri, global bir resesyona sürüklemeye başladı.
Ama ne TÜSİAD tarafında, ne de Kemal Derviş cephesinde, ne bir özeleştiri, ne de bir utanma emaresi görülmedi.
Son ana kadar AKP iktidarının IMF ile etle tırnak gibi olan, sıcak para politikalarına destek veren, miyop iş çevreleri, yalancı baharın bittiğini, sıcak parada yolun sonuna gelindiğini, bir türlü göremediler ve/veya kabullenemediler.
Aylardır yaptığımız uyarılar ve önerileri kulak arkasına attılar.
Şimdi yine işin kolayını bulup IMF’nin ipine “yine yeniden” sarılmayı kurtuluş olarak görüyorlar.
Hâlbuki IMF, bugün bütün dünyada, fonksiyonlarını yerine getiremeyen, başta ABD olmak üzere G-7 ülkelerinin politik aracı haline gelen, bizim gibi ülkelere uygulattığı serbestleşme ve sınırsız finanslaştırma politikaları iflas etmiş bir kurum.
IMF’nin yeniden yapılandırılmasından, onun yerine daha etkin ve sağlıklı çalışan yeni mekanizmalar tesis edilmesinin gerektiğine kadar birçok öneri bugün tüm dünyada tartışılıyor.
Finansal piyasaların birer canavara dönüşmesine seyirci kalan, rating kuruluşlarının dünyayı aldatmasına ses çıkarmayan, sentetik kâğıtlarla ABD’de oluşturulan sahtekârlık ekonomisinin bütün dünyaya bulaşıcı etkisiyle yayılmasına ses çıkarmayan IMF’nin, bir kurtarıcı, bir itibar müessesi olarak görülmesi, sadece Türkiye gibi “az gelişmiş” zihniyetlerin egemen olduğu ülkelerde görülüyor.
Hem ekonominin iyi olduğunu, bankacılık sisteminin sağlam olduğunu, krizin teğet geçeceğini söyleyeceksiniz, hem de uçurum kenarında, batma noktasına gelen ekonomileri çöken İzlanda, Macaristan ve Pakistan’la aynı kefeye girip “kurtar bizi IMF” diyeceksiniz.
IMF ile dünyada yaşanan global resesyon koşullarında acil finansman talebiyle anlaşmaya çalışan ülkeler, çaresizlik ve acz içine düştükleri için, bugün iflasın eşiğinde, borç batağında, IMF’ye boyun eğmek zorunda kaldılar.
Bu dönemde IMF’den kredi-borç almak ülkeye itibar, ekonomiye istikrar getirmez. Sadece dünyada krizin en kötü etkileyeceği, en kırılgan, en borçlu, en zayıf ekonomilerden birisi olduğumuzu tescil eder.
Türkiye’nin IMF’den 2006’da yükseltilen kotası yaklaşık 1-2 milyar dolardır. Türkiye bu rakamın normal şartlarda 3 katı borçlanma imkânına sahiptir.
Kısa dönem likidite finansmanı ile bu 5 katına çıkabilir ki, bu da yaklaşık 8,7 milyar dolar eder.
Bu miktar bir paranın gelecek 1 yıl içinde 130 milyar dolar dış finansman çevirme ihtiyacı olan Türk ekonomisi için fazlaca bir anlamı yoktur.
Ama milli gelirinin 12 katı kadar borçlanan, bankacılık sistemi iflas eden İzlanda, bankalarının yüzde 85’ini yabancılara satarak bugün ekonomik çöküş ve iflas yaşayan Macaristan ya da hem ekonomik hem siyaseten çökme ve dağılma noktasına sürüklenen Pakistan gibi “Acil Finansman Desteği” almak istiyorsak, elbette burada limit mevzubahis değil.
IMF ile onun bize ekonomik kısıtlamalar getirmesine, yatırımlarımızdan emeklinin, çiftçinin alacağı paraya kadar müdahale etmesine izin verecek yeni bir stand-by anlaşması yapılmamalıdır.
IMF eğer dünya ödemeler sisteminin tıkanmasını, zincirinin kopmasını istemiyorsa, bizim gibi onun hatalı politikaları yüzünden sıkıntıya düşen, aşırı borçlu, yüksek cari açıklı ülkelere şartsız-uzun vadeli (8-10 yıl) bir kaynak tahsis etmelidir.
Çünkü 2001 yılında bizim bankalarımıza “likidite vermeyin, sermaye desteği sağlamayın, bırakın batarlarsa batsınlar” diyen IMF yüzünden bugün, KOBİ’lere, esnaf ve sanatkârlara, üreticilere kredi verecek banka bulmakta zorlanıyoruz. Sayın T. Erdoğan çaresizlikten yabancılara satmaya çalıştığı kamu bankalarından medet umuyor.
IMF; ABD ve AB’nin kendi bankalarını batmaktan kurtarmak için milyarlarca dolar likidite vermesini, sermaye koyarak hissedar olmasını, her türlü mali teşviklerle bankalarını bataktan kurtarmasını destekliyor ve alkışlıyor.
İşte bu çifte standartlı IMF ile 10 yıldır, işsizlik, yüksek cari açık, dolaylı vergiler, kayıtdışı ekonomi ve ağır faiz ve borç yükünü üstlenmemize rağmen bir arpa boyu yol gidemedik.
Şimdi IMF’nin bize hem özür, hem de uzun vadeli şartsız destek borcu yok mu, ne dersiniz?

Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir