|

Türkiye’nin 2001 krizinde IMF’nin telkin ve tavsiyesiyle 24 bankasının batışını ve TMSF’ye devredilmesini bugün hala marifetmiş gibi övenler var. Neymiş, 2001 krizinde Türkiye’de batacak banka kalmamış, o yüzden şimdi finans sektörü çok sağlammış, dünya yerinden oynasa bile bize bir şey olmazmış. Her yönüyle tutarsız ve yanlış bu tür yorumlar, hem AKP yandaşı, hem de TÜSİAD medyasındaki ekonomistler tarafından ısrarla yazılıp, konuşuluyor. BDDK’nın dikkatli ve duyarlı faaliyetleriyle yapılan bazı düzenlemelerin bankacılık sektöründe sermaye yeterliliği, karşılıklar, kredi ve maliyetler konusunda daha derli toplu bir görüntü olduğu, kısa vadede bir sorun olmadığı bir gerçek. Ancak, ABD ve AB’de devletler bankalarını bizim gibi “hortumcu” ilan ederek toplu halde batırmıyorlar. Batması kaçınılmaz olanları dahi yüzdürmeye, ekonomiye kazandırmaya, krizi derinleştirmemeye çalışıyorlar. Kaldı ki, Türkiye’de fona devredilen Pamukbank, Kentbank, Demirbank gibi bankalara haksız ve hukuksuz biçimde işlemler yapıldığı da yıllar sonra Danıştay kararları ile anlaşıldı. IMF ve onun yerli işbirlikçisi bürokrat, ekonomist ve gazetecilerin oluşturduğu bir güruh ekonomimizin temel direği olan Bankaların batmasına, el konulmasına ve TMSF’ye devrine alkış tutuyorlar. Hâlbuki, bu bankalardan birçoğu, gerekli likidite desteği sağlansa, sermayeleri yeniden yapılandırılabilse, aralarında birleştirilip sektörel ihtisas bankalarına dönüştürülse, hisselerine devlet ortak olsa, ellerindeki kâğıtlar teminata kabul edilse, bugün batmazlardı ve Türk Bankacılık sektörü de kan kaybetmezdi. 3-5 bankada hakim ortak ve/veya yönetimlerin yanlış ve kasıtlı işlemlerini genelleştirerek, kendi bankacılık sektörlerini neredeyse toptan “hortumcu” olarak ilan eden bir zihniyete, ancak sömürge ülkelerinin, aşağılık duygusuna sahip ekonomilerinde rastlanabilir. 2001 krizinde banka sayısı, nüfusu ve ekonomisine oranla Avrupa Birliği’nin en küçük boyutuna indirilen Türk ekonomisinde, son 5-6 yıl boyunca yabancı furyası ve yabancılaşma ise adeta şaha kalktı. Büyük, güçlü mali yapıya sahip olduğu iddia edilen “yabancı bankalar” bizim yerli bankaları ardı ardına satın almaya ve/veya hissedarları olmaya başladılar. 2007 yılı sonunda 46 adet bankanın, 13 adedi Kalkınma Yatırım Bankası olup, klasik bankacılık yapan, mevduat toplayıp, tüketici ve ticari kredi veren banka sayısı ise sadece 33’tür. Türkiye gerek banka sayısı, gerekse şube sayısı bakımından AB’nin en az sayıda (nüfus ve ekonomisine oranla) banka ve şube sayısına sahip ekonomisidir maalesef. 2008 yılı sonunda toplam banka sayısı ise 46’dan 49’a çıkmıştır. Büyük iddialarla ve beklentilerle, alkışlarla gelen yabancılar, doğrudan ya da borsada hisse alımı suretiyle değişik oranlarda 37 bankada paya sahip oldular. (2007 sonu itibarıyla). Türk bankacılık sektöründe Eylül 2008 itibarıyla (borsa payı dahil) yabancı sermaye payı yüzde 42,5’a çıkmıştır. Ancak 2008 yılından itibaren Türkiye’de banka sahibi olan ve/veya hissedarı olan yabancı bankaların büyük çoğunluğunun yurtdışındaki ana bankalarının merkezlerinin krizden son derecede olumsuz etkilendiğine dair haberler yoğunlaşmaya başladı. Citibank’tan, Dexia’ya, Fortis-bank’tan, UniCredit’e kadar birçok bankanın kendi ülkelerinde devlet yardımı ve müdahalesi olmadan faaliyetlerini sürdüremez bir noktaya sürüklendikleri medyaya yansıdı. Yurtdışında kendi dertlerine düşen bu bankaların, Türkiye’ye yeni ve ilave sermaye ve kaynak getirmelerinin güçlüğü de ortaya çıktı. Krizde KOBİ’lere, yerli üretime, (prime-birinci sınıf firmalar haricinde) geniş destek ve yeterli kaynağın yabancı bankalardan temin edilmesi de zorlaştı. T. Halkbankası’nı dahi blok olarak yabancılara, muhtemelen de Arap’lara satmayı aklından geçiren ekonomi yönetimi, herhalde bu vahim yaklaşımdan artık vazgeçer. Stratejik bir sektör olan bankacılıkta, sınırsız -ölçüsüz- kontrolsüz yabancılaşmanın ne tür risklere gebe olduğunu, umarız son yaşananlar bizim “sınırsız yabancılaştırmaya” hevesli ekonomistlerimizin de aklını başına getirir. Kendi üretim dinamiklerine güvenmeyen yabancıların himmetiyle bankacılık yapılabileceğine inanan bu kompleksi, şartlanmış, ehliyetsiz ekonomik anlayışın artık terk edilmesi gerekiyor. Finansal piyasalarda sınırsız serbestleşmenin, ölçüsüz yabancılaşmanın, kontrolsüz özelleştirmenin, ne kadar da yanlış ve tehlikeli olabileceği artık görülmelidir. Reel sektörün 31 Mart 2009 itibarıyla 3 aylık faiz döneminden sonra, IMF’yle gelebilecek ekonomik kısıtlamalarla birlikte, daha da büyük bir daralmaya gireceğine, istihdamda kitlesel kayıplar olabileceğine dair uyarılar dikkate alınmalıdır. Çünkü kriz, bu kez finans sektöründen değil, reel sektörden derinleşiyor. Ancak finans sektörü ile reel sektör bir madalyonun iki yüzü gibidirler. O yüzden bugünkü sorunsuz ve risksiz gibi görünen konjonktüre aldanmamak, özellikle yabancıların egemen olduğu finans kuruluşlarında denetim ve gözetimi daha da sıkılaştırmak gerekebilir. Teğet geçer demeden, popülizm yapmadan, paniğe de kapılmadan, sağduyulu, akılcı, ulusal çıkarlarımız yararına, finans sektörümüzü yakından izlemek, denetlemek ve düzenlemek durumunda ve teyakkuz halinde olmamızda fayda var. Hatta satılan bankalarımızın bir bölümünün bu süreçte yeniden, piyasa koşullarında, uygun fiyatlarla geri alınması dahi gündeme getirilmelidir. Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|