Ekonomimiz kimlere emanet?
Pazartesi, 06 Temmuz 2009 12:55

alt

TÜSİAD’ın önceki hafta Bodrum’da Kempinski Oteli’nde yaptığı Yüksek İstişare Konseyi toplantısına katılan Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Ali Babacan’ın konuşmasını hem hayret hem de üzüntü ile izledim. IMF yöneticilerinin de bulunduğu, TV’lerden naklen yayınlanan konuşmasında Sayın Babacan’ın, krizin göbeğinde milyonlarca işsizin, kapanan yüzlerce fabrika ve işletmenin, 500 milyar dolara yaklaşan toplam özel ve kamu iç ve dış borcunun olduğu, gelişmekte olan bir ülkenin değil de, sanki emperyalist, zengin güçlü bir ekonomik yönetimin Bakanı gibi konuştu. Sayın Babacan dünyanın 1930’lardan bu yana yaşanan “krizlerin anası” olarak nitelendirilen ve halen dip noktasının görülmediği bu krizde, klasik “piyasa fundamentalizmi” yapıyor adeta “piyasa tapınıcılığına” soyunuyor.
Ekonomik korumacılık yapmak “popülizmdir” diyerek, zengin-gelişmiş ülkelerde dahi kendi ekonomilerine yönelik korumacılık tedbirlerinin açık ya da gizli yapıldığı bu dönemi analiz etmekte yetersiz kaldığını gösteriyor. Öyle ki, aynı toplantıda konuşan TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Sayın Mustafa Koç, “… Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, gelecekteki birkaç yıl içinde birçok gelişmiş ülkede kamu sektörü ile özel sektörün ekonomideki rollerinin yeniden tanımlanacağını…” söylerken, Sayın Babacan hala eski ezber ve söylemleri tekrarlıyor. Yaşanan olağanüstü kriz koşullarının ancak olağandışı önlemlerle aşılabileceğini aylardır yazan-konuşan dünya çapındaki Nobel ödüllü, bağımsız ekonomistlerin söylediklerinden de maalesef bihaber görünüyor.
“Piyasalar her şeye kadirdir” ya da “ekonomide gizli bir el vasıtasıyla, piyasalar kendi dengelerini bulurlar” şeklindeki bugün tamamıyla iflas ettiği aşikâr olan, demode-basmakalıp bir piyasa tapınıcılığının adeta sözcülüğünü yaparak, IMF ve gelişmiş zengin ülkelerden herhalde “aferin” almaya çalışıyor.
Halbuki kendi üretim dinamiklerini gözetmeyen, ulusal çıkarlarını yok sayan, sınırsız yabancılaşmaya, ölçüsüz serbestleşmeye, kontrolsüz finansal deregülasyonlara boyun eğen, ekonomiler bugün iflas noktasındadırlar.
Macaristan, Letonya, Ukrayna, İzlanda gibi “piyasa tapınıcısı” “ekonomik korumacılık düşmanı” açık pazar ve ekonomik sömürge olmaya hevesli “az gelişmiş” ekonomilerin bugünkü perişan halinden Sayın Bakan hiç mi ders çıkarmıyor?

KEL BAŞA ŞİMŞİR TARAK

Bu çağda kimse “kapalı-devletçi” bir ekonomik modeli zaten savunmuyor, böyle bir anlayışın başarısı şansı da yoktur.
Ancak, altta kalanın canının çıktığı, finansal cambazlıkların, sahtekârlık ekonomisinin arşa çıktığı, gerçek mühendislik yerine finansal mühendisliğin yapıldığı, borsanın yüzde 70’inin yabancılaştığı, kendi sektöründe tek ve karlı şirketlerin haraç-mezat satıldığı ama zarar eden KİT’lerin özelleştirilmediği, kayıt dışı ekonominin yüzde 50’yi neredeyse aştığı 6 ayda kaynağı meçhul 17 milyar dolar girişle kurların aşağı çekilerek manipülasyon yapıldığı, 500 milyar dolara yakın iç ve dış borçlarıyla bu yıl en az yüzde 6-7 küçülecek bir ekonomide, Bakanın çıkıp da “ekonomik korumacılık popülizmdir” demesi, gerçekten de hüzün verici ibretlik bir ekonomik çelişki değil midir?
ABD açıkladığı teşvik paketinde, kendi ülkesinde üretilen tekstil ürünlerinin ve/veya demir-çelik mamullerinin kullanımını şart koşuyor.  Fransa, otomotiv sektörüne destek verirken, yeni yatırımların yurt dışından Fransa’ya getirilmesini koşul gösteriyor. Ama bizim “piyasa aslanı” Ekonomi Bakanımız, ithal otolara milletin bütçesinden açık verme ve borçlanma pahasına ÖTV-KDV indirimi yaparak, Alman Mercedes’i, Fransız Peugeot’yu mutlu ediyor. O ülkelerin üretimine ve istihdamına kendi perişan ekonomisine bakmadan dolaylı destek veriyor. Tam da “kel başa şimşir tarak” misali.
Türkiye, sıcak para ve ithalata dayalı bu sürdürülemez modelde neden hala ısrar ediyor şimdi anlaşıldı.
Bizim önerdiğimiz, gerçekçi, kuru sermayenin tabana yayılmasını, piyasaya giriş engellerinin kaldırılmasını, tasarrufun ve yerli üretimin teşvikini, haklı rekabetin önünün açılmasını niye tercih etmiyor çok iyi görüldü.
Kumarhane kapitalizmine dönüşen, döviz-faiz-borsa üçgenine sıkışan, gırtlağına kadar borçlu ve bağımlı bir biçimde hala IMF kapılarında sürünen bir ekonomiye neden sahip olduğumuz daha iyi anlaşıldı.
Dünya kendi çıkarları için artık devlet müdahalesini meşrulaştırmışken, ABD’de batık banka ve şirketlere sermaye ve likidite desteğinin ötesinde devlet ortak olurken, şirketlerini, çalışanlarını ve üretim gücünü korumak için her türlü ekonomik korumacılık yaparken, bizim “piyasa tapınıcısı” zihniyetli ekonomi yönetimi halen ABD’de kendilerine ezberletilen “piyasa fundamentalizminin” demode olmuş, iflas etmiş eski söylemlerinden nedense vazgeçemiyorlar.
Vah bizim fakir, borçlu, işsiz ekonomimizin haline…


Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız