Davos’la Brüksel’i karıştırınca
Salı, 14 Nisan 2009 15:03

alt

Türkiye’nin 2001 krizinde IMF’nin telkin ve tavsiyesiyle 24 bankasının batışını ve TMSF’ye devredilmesini bugün hala marifetmiş gibi övenler var.
Neymiş, 2001 krizinde Türkiye’de batacak banka kalmamış, o yüzden şimdi finans sektörü Türkiye, geride bıraktığımız hafta içinde dış politika tarihinin en tuhaf hezimetlerinden birini yaşadı. Bunun başlıca sebebi, çok büyük bir ihtimalle, iktidardaki zihniyetin başının 29 Mart 2009 seçimlerinde çizilen karizmasını toparlamak istemesiydi. Ama dış politika, ucuz ve basit oyunları hiçbir şekilde kaldıramayacak belki de yegane siyaset alanıdır. Burada sergilenen şark kurnazlıkları, sadece aktörlerine değil, temsilcisi oldukları ülkeye de büyük  zarar verir. Bir bütün olarak ülkenin dış sorunlarda elini zayıflatırken, aynı zamanda, o ülkenin vatandaşları için haysiyet kırıcı imaj meseleleri doğurur. Türkiye’nin, son NATO Zirvesi’nde başına gelen işte tam da bu tür bir hadisedir. Kişisel karizmasını düzeltmek isteyen bir siyaset aktörünün Davos’la Brüksel’i karıştırması, bir ülke olarak Türkiye’yi yaralamış, Türk Milletini küçük düşürmüştür.
 
ASLINDA NE OLDU?

Olayı  Türk Milleti ve Türkiye için bu kadar yaralayıcı ve küçük kılan şey nedir? Bunu değerlendirmek için olup biteni çok kısaca hatırlayalım. NATO, batı dünyasının güvenlik ve savunma kuruluşu olarak 60. yılını kutlamak üzere üyelerinin devlet ve hükümet başkanları düzeyinde katılacağı bir zirve düzenlemişti. Bu zirvede aynı zamanda görev süresi dolan Genel Sekreterin yerini alacak isim belirlenecekti. Dış politikayı takip edenler, bu ismin, Danimarka Başbakanı Rasmussen olacağını aylardır biliyorlardı. Çünkü teamüllere göre, NATO Genel Sekreteri Avrupa’dan seçiliyordu ve AB üyeleri, Rasmussen ismi üstünde çoktan uzlaşmıştı. AB’nin üzerinde uzlaştığı bir isme ABD’nin karşı çıkması söz konusu olamazdı. Yani Rassmussen’in zirvede NATO’nun yeni Genel Sekreteri olacağı aylar öncesinden kesinleşmişti. Dolayısıyla iktidardaki zihniyet bu gerçeğe aylardır biliyordu.
Rassmussen, şüphesiz, vatanını gerçekten seven her Türk insanı için, ülkesinin etkin bir üyesi olduğu uluslararası bir savunma kuruluşu için olabilecek en kötü isimdi. Çünkü, başbakanlığı sırasında Danimarka’yı ayrılıkçı ırkçı organizasyonun propaganda aygıtı olan Roj TV’nin yayın merkezi haline getirilmesine izin vermişti. Yani Türkiye’de yaşanan her kanlı olayda dolaylı yolla olsa da Danimarka’nın da parmağı vardı. Rasmussen’in Türk insanı için kızgınlık ve öfke konusu olan ikinci ciddi yöneticilik kusuru, Danimarka’da patlayan karikatür krizini iyi yönetememesiydi. Bilindiği gibi bu kriz, Danimarka’da bir gazetede  Hz. Muhammed’in bir terörist olarak karikatürize edilmesinden ötürü çıkmıştı. Karikatürler Müslümanların çoğunlukta olduğu bütün coğrafyalarda Danimarka’ya yönelik bir öfke patlaması doğurmuş, bu öfke kendini Türkiye’de de göstermişti. Rasmussen, her iki olayda da bu konularda hükümetinin müdahil olmayışını, ülkesinde düşünme ve ifade özgürlüğünün mutlak anlamda koruma altında olmasıyla açıklamıştı.

YANLIŞ HESAP
BRÜKSEL’DEN DÖNDÜ

İşte iktidardaki zihniyetin başının, seçimlerde çizilen karizmasını toparlamak için hedef aldığı isim buydu. Hesap ettiği şey, Rasmussen’e göstereceği tepkinin, tıpkı Davos’ta olduğu gibi, kendisini hem Türkiye’de, hem de bu kez bütün Müslüman coğrafyasında onu kahraman düzeyine yükselteceğiydi. Belki de böylece Müslümanların zihnine bir tür halife, bir kurtarıcı olarak kazınacaktı. Ancak bu hesap tamamen yanlıştı. Brüksel’den dönmeye mahkumdu. Çünkü, dediğimiz gibi, Rassmussen’in yeni görevi aylar önce netleşmişti. Buna rağmen böyle bir tepki göstermek küçük, dar ve ucuz hesaplara, Türk Milletini ve Türkiye’yi alet etmek demekti. Dış politikada kural, bu tür durumlarda yapılacak ne varsa, kamuoyuna yansıtmadan yapmak, sonuç alınacağı kesinleşmeden hiçbir şeyi kamuoyuna duyurmamaktı. Böylece milletin ve ülkenin haysiyeti korunmuş olurdu. Ancak böyle yapılmadı. Türkiye, Rassmussen’in seçilmesine hiçbir şekilde razı olmayacağı görüntüsü verip, ardından geri çekildi. Bu apaçık bir hezimetti.  
 
Çİ
FTE KAVRULMUŞ SKANDAL
Ancak bu hezimet, iktidardaki zihniyet tarafından  mali kuşatmaya alınmış medya ve ona yapışmış asalak kalemlerden müteşekkil yandaş medya tarafından tam aksi doğrultuda yansıtıldı. Rasmussen, güya, 6 Kasım’da İstanbul’da yapılacak ‘Medeniyetler İttifakı’ toplantısında karikatür krizindeki tutumundan ötürü özür dileyecekti. Danimarka’da da  hükümet Roj TV’yi kapatmak için harekete geçecekti.
Sonuç: Haber, daha mürekkebi dahi kurumadan yalan çıktı. Rasmussen 6 Nisan’daki konuşmasında özür falan dilemek bir yana, pozisyonunu aynen korudu. Sadece öyle anlamak isteyenler için sanki dilinin sivriliğini yumuşatmıştı. Roj TV konusunda Danimarka’dan gelen haberler de adeta tam bir yalanlama havasındaydı. Kimsenin Roj TV’yi kapatacağı falan yok gibiydi. Böylece ikinci bir skandal daha söz konusuydu: Türk insanı, kuşatılmış medya ve asalak yandaş medya tarafından kasıtlı olarak yanıltılmıştı. Kısaca ortada çifte kavrulmuş bir skandal ve doğru bilgi hakkı medya tarafından gasp edilmiş Türk milletinin yaşadığı çifte kavrulmuş bir facia vardı. Yazık, çok yazık!

 

Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız