| Bat(ırıl)mayacak kadar büyük! |
| Pazartesi, 08 Şubat 2010 18:00 | |||
![]() Uluslararası bankacılık literatüründe çok bilinen bir deyim vardır. Batmayacak ve/veya batırılamayacak kadar büyük (too big to fail). Bugün ABD başta olmak üzere 1929’da yaşanan büyük buhrandan bu yana en kötü ekonomik krizi yaşayan ülkelerde şimdi bu konu oldukça güncel. ABD’de aralarında Citigroup, Bank of America, Wells Fargo gibi dev grupların ve bankaların açıkladığı yıl sonu bilançolarının kötü olması da bu tartışmaları yeniden arttırdı. ABD, finansal birer deve dönüşen bankaların batmasını göze alamayınca “devlet kapitalizmine” yöneldi. Bu bankalara ve şirketlere milyarlarca dolar likidite enjekte etti. Bu bankaların ellerinde bulunan hiçbir değeri kalmayan kağıtları teminata kabul etti veya satın aldı. Bununla da yetinmeyerek bazılarının sermayelerine iştirak etti. Bu dev finansal kuruluşların ve bankaların batmalarının, kriz koşullarında yaratabileceği tsunami etkisini göze alamadı. Birçok büyük banka, batık kredileriyle, donuk aktifleriyle, zehirli bilançolarıyla yüzdürüldüler. Ancak, ABD Başkanı Obama, cesur sayılacak bir adım atmaya karar vermiş görünüyor. Obama’nın planına göre, bankalar asli görevlerine geri dönecekler. Yani topladıkları mevduat karşılığında üretimi, sanayiyi, tüketiciyi finanse edecek; kredi verecekler. Bunun dışında kalan yatırım bankacılığı faaliyetlerinden vazgeçecekler. Çeşitli hedge fonları, spekülatif işlemleri ve yatırım bankacılığı işlemlerini terk edecekler. Bankalara bu türden faaliyetleri ve diğer riskli işlemleri için toptan garanti verilmesi ve koruma altına alınmalarının büyük bir adaletsizlik olduğu düşünülüyor. Çok büyük, devleşmiş bankalar ve finansal kuruluşlar hem risklerin yoğunlaşması, hem de ekonomiye çok ağır bedeller ödetme potansiyelleriyle ciddi birer tehdit olarak algılanıyorlar artık. Bu görüş bizce de yerinde. BANKACILIKTA YOĞUNLAŞMA VE YABANCILAŞMAYA SINIR Tekelleşme eğiliminde, aşırı yoğunlaşmış bir banka ve finans sektörü, rekabete de sağlıklı bir finansal iklime de zarar verir. Dünya, ticaret/mevduat bankacılığı ile yatırım bankacılığını ayırmaya doğru gidiyor. Yatırım bankacılığı, farklı bir şey. Bankaların çok sayıda sanayi ve ticari iştirakleri de kısıtlanmalıdır. Herkes kendi alanında denetlenebilir, kontrol edilebilir bir büyüklükte kalmalıdır. Türkiye’deki bankalar da yatırım bankacılığı ve banka iştirakleri konusunda bu anlayışla faaliyet göstermelidir. Dev bankalar değil, rekabet edebilen, uluslararası standart ve sermaye yeterliliğine sahip, daha fazla sayıda milli bankamız olmalıdır. Bankalardaki yabancı payları da asla sonradan piyasa ekonomisine dönüşen eski sosyalist ülkelerdeki gibi, yani Çek Cumhuriyeti, Polonya, Macaristan, Ukrayna vb… gibi yüzde 50’lerin üzerinde olmamalıdır. Üreten, rekabet eden, ihracata, tüketiciye, sanayiye, KOBİ’ye, tarıma, esnaf ve sanatkara kredi verebilen bankalara ihtiyacımız var. Hazineye yüksek faizle borç veren bir bankacılıkla yetinmemeliyiz. Bankacılıkta yabancı payının da yoğunlaşmanın da makul bir sınırı olması gerektiğini göz ardı etmemeliyiz. Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|

