Seyit Ersöz
Uluslararası Patent Birliği (UPB) Başkanı ve Evinoks’un sahibi Coşkun İrfan, dünyada merkez bankalarının ne yapacağını bilemez bir duruma düştüğünü savundu.
Düşen faizlere rağmen bir türlü canlanmayan piyasaların ikinci bir krize sebep olabileceğini söyleyen İrfan, Ekonomik PUSULA’nın sorularını yanıtladı.
-Genel ekonomi sizce nasıl gidiyor, bir toparlanma var mı?
-Türkiye global krizlere faz farkı ile giriyor. 1998 yılında Uzakdoğu’da çıkan krize biz 2001 yılında girdik. Eylül 2008’de başlayan global krizin 2009 yılında gelişmiş ülkelerde derinleştiğini, Türkiye’de henüz o kadar derinleşmediğini düşünüyorum. Çünkü yöneten ülke değiliz. Dolayısıyla 2009’un son dönemi ve bu yılın ilk altı ayında Türkiye açısından krizin daha derin yaşanacağını tahmin ediyorum. Bunun en belirgin örneği de yüzde 14.4’e oturmuş görünen işsizlik. Üstelik işsizlik oranı, resmi verilerin çok üzerinde.
-2010 yılında sektörlerde bir kıpırdama yok mu?
-Yılın ilk çeyreğinde bir kalkış göremedim. Bu, otomotiv için de tekstil için de böyle… Kriterim çok basit; Armutköy’de bir dere var, DOSAB’dan çıkıp eve giderken o derenin debisine bakarım. Bu dere sanayi atıklarının aktığı yer. Derenin suyu arttı mı azaldı mı? Derenin suyu artmadı. Bu boyahaneler çalışmıyor demek. Boyahaneler çalışmıyorsa tekstilde ilerleme yoktur. Otomotiv için Renault ve Tofaş’ın stok sahalarına bakarım. Krizin olmadığı yıllarda bile Renault’un OSB’deki stok sahası ağzına kadar doluydu, şimdi hiç araba yok. Bu, şunu gösteriyor. Satışlar iyi gibi ama aslında herkes stok eritti.
-Türkiye için karamsarsınız. Peki dünyada neler oluyor?
-Trilyonlarca dolar taze para pompalandı. Var olan nereye gitti de sıfırdan para pompalandı, bu da çok aydınlanmış değil. Dev yatırım bankaları ve derecelendirme kuruluşlarındaki oyunlar, gizlenmiş zararlar, abartılmış fiyatlar gibi… Yunanistan krizi böyle çıktı. Görünen o ki daha aklanacak, paklanacak çok şey var. Bunlar ufak ufak çıkarsa sorun yok, ama arka arkaya çıkarsa o zaman, bahsedilen ikinci krizin dip yapma şansı var gibi duruyor.
-Ekonomilerde kıpırdanma yok diyorsunuz, ancak emtia fiyatları da artıyor.
-Bakırda, alüminyumda, çelikte son dönemde ciddi artışlar var. Dünya hızlı bir enflasyon ile karşılaşacak. Bu sadece emtia fiyatları ile ilgili değil, ülkelerin borç stoklarında da aşırı taze pompalanan paranın emdirilmesi söz konusu. Ama FED, Avrupa, Türkiye, Japonya Merkez Bankaları ne yapacağını bilemez durumdalar. Japonya’da faizler sıfır ama piyasalar bir türlü harekete geçirilemiyor, ABD’de de aynı. Daha önce serbest piyasaların kontrolsüzlüğünden ve finans piyasalarının denetimsizliğinden çıkan finansal kriz, bu sefer ülkelerin parasal büyüklükleri ve faizlerin çok düşük olmasına rağmen piyasaların harekete geçirilememesinden dolayı yaşanacak. Çünkü ülkelerin vergi gelirleri düşüyor, sokak olayları ve mutsuzluk artıyor. Bence bu sefer, devlet merkez bankaları eliyle krizin ortaya çıkma durumu var. Bu da aşırı enflasyon ve yüksek zamlarla kendini gösterebilir. Bu, özel sektörün finansal krizi gibi yaşanmaz, daha derin olur. Ülkeler iflasa gidebilir. Emtia piyasalarında da şok fiyat artışları yaşanabilir.
-Özel sektör bu durumdan nasıl en az hasarla çıkar?
-Uzun vadeli anlaşmalarda ve ihracat bağlantılarında dikkatli olmak lazım. Bugün dolar paritesi, dolar lehine ancak yarın dip yapmayacağını kimse garanti edemez. Türkiye’nin ihracatı ağırlıkla Euro bölgesine, ama ithalatı dolar bölgesinden. Aşırı fiyat oynamalarına karşın T.C Merkez Bankası’nın elinde güçlü bir silah yok. Dışarıdaki merkez bankalarını takip ederek paralel yönetmeye çalışıyorlar krizi. Yaşanacak yeni bir kriz, 2011 ve 2012 yılları için çok büyük bir tehlike demektir. Kriz bu sefer devletler kaynaklı olacak ve özel sektörü batıracak. Siz ana sanayi ile anlaşma yapmışsınız, bir yıllık, ama ihracat için ama iç pazar için, çelik fiyatları da 900 dolar… Çelik fiyatı çıktı bin 500 dolara, taahhüdünü nasıl karşılayacaksın? Altını, petrolü engelleyebildiler mi? Piyasa anlamında bu riskleri iyi ölçmek, uzun vadeli borçlanmalarda gelecek artı ve eksileri sözleşmelere yansıtmak lazım.
-Peki hızlı bir ekonomik kalkınma için ne yapmalıyız?
-Kalkınma modelimizi değiştirmeliyiz, yeni bir model benimsemeliyiz. Önce insanımızın profilini çıkaracağız, gerek eğitim, gerek kabiliyet ve gerekse diğer noktalar açısından. Ondan sonra var olan sektörleri görüşmek, 20-25 sene sonrası için de bugünden bir model yapıp, rekabet edeceğimiz sektörleri işgücümüzü belirleyeceğiz. Burada temel şu olmalı. Kendi öz kaynaklarına dayalı hammadden yoksa dünyada rekabet edemezsin. Taşıma su ile değirmen dönmez. Kuvvetli yönlerimize ve kendimize özgü bir kalkınma modeli seçmek zorundayız. Bu noktada AB’yi de tanımam, ABD’yi de… Çünkü bize dayatılanları ne Çin tanıyor, ne ABD, ne de AB tanıyor... Herkes işine geldiği gibi oynuyor. Sarkozy, Renault’ya, “Fransa’da üretim yaparsanız size devlet olarak kredi veririm, başka ülkede yaparsanız vermem” diyebiliyor. Hani serbest piyasa ekonomisi vardı. İşlerine geldiği gibi oynuyorlar.
AB’nin en ağır iş yasalarını alıp
‘deli gömleği’ gibi giydirdiler
-Siz, ‘ekonomi iyiye gidiyor’ sözlerini gerçekçi bulmuyor musunuz?
-Bunlar bardağın dolu tarafı görülerek yapılan açıklamalar. Devleti yönetenler vatandaşa moral verecek ama en kötü senaryoya göre de tedbirlerini alacak. Ana tedbirleri almakta gecikiyoruz. Örneğin işsizlik çözülemiyor, milli politikalar üretmek zorundayız. Başbakan’ın “her işletme bir kişiyi işe alsın işsizlik biter” sözü de doğru, ama bir şartla... İşçilik maliyetlerini düşüreceksiniz. Şimdiki ve önceki hükümetler Avrupa’ya ‘yamanacağız’ diye Avrupa’nın en ağır yaşam ve iş kanunlarını alıp ülkemize giydirdiler, bir nevi ‘deli gömleği’ bu. Her ülke kendi gerçekleri ile ilgili politikalar uygulamak zorunda. Biz model olarak Amerikancıyız fakat sanayi yasaları, çevre yasaları vs. anlamında çok sıkı olan AB’ciyiz. Çevreyi kirletmek iyi mi, tabii ki değil. Ancak bir tarafta gelişmiş ülkeler var, dünya pazarlarını ellerine geçirmişler, bir tarafta da onlara fason çalışan gelişmekte olan, zengin ülkelerin hizmet sektöründe gelişmesini uygun gördüğü modelle, yani karın doyurma ekonomisi ile kalkınma modelini seçen ülkeler… Bu ülkelerin zengin olma şansı yok. Bu zenginlik 3.500 dolardan belki 7-8 bin dolara kadar çıkar. Burada tutmak zor, daha yukarı çıkarmak ise neredeyse imkansız. Ancak gelişmiş ülkelerin gelişme modellerini, çalışma yasaları anlamında da ABD’deki yasaları hedef alabiliriz. Biz AB’nin kıskacındayız.
-Komşularla ilişkileri geliştirme politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Geliştirelim, ama nasıl? Tunus, Türkiye’den giden mallara yüzde 35 ile 50 arası gümrük vergisi uyguluyor. Suriye, komşu kapımız, giriş çıkış vizesiz hale geldi. Bir ay önce fuardaydım. O ülke de bizden giden mallara yüzde 15 ile 37 arasında gümrük vergisi uyguluyor. Arap yarımadasından ve Avrupa ülkelerinden gelen mallara karşı böyle bir vergi yok. Ben bu gümrük duvarını nasıl aşacağım? İkili anlaşmaların mutlaka yapılması gerekiyor. Vizelerin kalkması yetmiyor. Ben işçilik maliyetinde, enerji fiyatında Avrupa ülkesinden ucuz değilim ki? Hatta daha pahalıyım. Emtia fiyatları dünyanın her yerinde aynı. Vergi oranlarında da Avrupa’dan pahalıyım. Bunları dikkate aldığınızda biz, rekabet gücü yasalarla kaybettirilmiş bir ülke konumumdayız. Bunlara karşılık Avrupa’nın en gelişmiş çevre standartlarını uyguluyoruz. Avrupa böyle istiyor, firmalarımız zorlanıyor. Onlar gelişmiş ülke, 100 yıl 150 yıl her yeri kirlettiler, birikimlerini yaptılar, şimdi bize onları ihraç ediyorlar.
Ekonomi hala pistte,
TL niye değerleniyor
-Sizce düşük döviz kuru sorunu nasıl hallolur?
-Türk parası değerlendi, durup dururken niye değerlendi? Ekonomimiz kalkışa geçmedi ki. Hala pistteyiz. Ne oldu da paramız değerlendi. Aman aman bir yabancı kaynak girişi de yok. Ancak borsaya giriş var. Borsa bir ülkenin kalkınmışlığında kriter midir? İnsanlarımız nerelerde çalışacak? Fabrikalarda, sanayide… Çin’e dönüyorsunuz, gelişmiş ülkeler diyor ki “Yuan değerlenmeli, baskı altında tutuyorsunuz.” O sıcak para bize 1 giriyorsa onlara 100 giriyor. Çin senede 500 milyar dolar yabancı yatırım alıyor. Onların yerel paraları niye değerlenmiyor, değerlendirmiyorlar? Bu bir politika. Adamlar, “ben üreterek kalkınmayı, sanayileşmeyi, teknolojik gücümü yükseltmeyi ve dünya piyasalarını ele geçirme modelini seçtim ve bu politikama da kimseyi karıştırmam” diyor. “Önce işsiz insanıma iş bulacağım, insanım zenginleşecek, sonra belki başkalarının giydiği deli gömleğinin bir ucundan ben de giyerim.” Ben herkesten çok çevreciyim, ama benim ülkem fakirleşiyorsa, fabrikalarım kapanıyorsa, benden önce çevreyi kirletenler ne yaptıysa, onları yapar ondan sonra çevreci olurum. 72 milyon nüfusum var. Yunanistan; yüzlerce adası, önemli turizm geliri var, buna rağmen 11 milyonluk nüfusunu besleyemedi iflas noktasına geldi. Hizmet sektörü ile bir ülkenin kalkınması mümkün değil.
Dünya patent liginde yokuz!
-Türkiye’de patent bilinci nasıl gelişir?
-Geçtiğimiz günlerdeki kurulda, Uluslararası Patent Birliği’nin ikinci dönem başkanlığına seçildim. Amacımız ‘eski köye yeni adet getirmek’ ve ‘icat çıkarmak.’ Çocuklarımızı en iyi şekilde eğitmek ve sanatı, mühendislikte mecburi hale getirmek lazım. Sanattan yoksun buluş ve yenilik artık dünyada kabul görmüyor. Estetiği olmayan hiçbir şeyi insanlar sadece sağlam diye almıyor.
Türkiye ‘dünya patent ligi’nde maalesef yok. Türkiye’de tescil edilen yıllık patent sayısı son verilere göre sadece 2 bin 500. Bunun yaklaşık bin 500’ü de yabancılara ait. Asıl sıkıntı şu: Biz ihracatta 150 milyar dolara, hatta 250 milyar dolara tırmanma şansına sahibiz, ancak 250 milyar doların üzerindeki ihracat hamleleri için bu arabanın motoru yetmez. Bu noktada üniversite, sanayi, özel sektör, araştırma geliştirme birimleri hepsi birlikte çalışmalı. Çin de yakın zamana kadar ‘dünya patent ligi’nde çok gerilerdeydi. Ancak şu an ilk 10’un içindeler.
-Bursa nasıl marka kent olur?
-Bursa, Türkiye’nin en modern sanayi kenti. Ancak buna rağmen Bursa’nın tescil edilen patent sayısına baktığınızda, 2005 yılında 4 olan sayının 2009 yılı sonunda 24’e kadar çıkabildiğini görüyoruz. IBM, Siemens gibi şirketlerin yıllık patent sayıları 4 bin civarında. Bursa, yıllık 24 patent ile İstanbul, Ankara ve İzmir’in ardından dördüncü sırada.
Bursa’yı marka kent yapmak için önce tüm tarafların masanın etrafında toplanması lazım. Tekstil, otomotiv, gıda ve makine gibi dört ana sektörde ciddi avantajlarımız var. Dağ turizmimiz, termal turizmimiz var. Marka kent olayını sadece turizm ve otelcilik boyutuyla ele almak doğru değil. Biz UPB olarak Bursa’da patent bilincinin yaygınlaşması için çalışmalar yapıyoruz. Okullarda seminerler veriyoruz. Türkiye’de ilk defa bir üniversitede, Uludağ Üniversitesi’nde patent hukuku dersini Birlik olarak biz koydurduk. Bursa, marka kent olmak için önce, otomotiv yan sanayi, ev tekstili, gıda ve makine gibi sektörlerde dünyanın duyacağı ve geleceği fuarlaşmayı sağlamalı. Bursa neden, buluşçuluğu kriter olarak ele alıp buluş fuarları yapmasın, neden taklit müzesi kurmasın? Bunların hepsi Türkiye’de bir ilk olacak. Bu önerilerimizi BTSO’ya, yerel yönetimlere, ilgili makamlara ilettik ancak şu an destek göremedik.
Coşkun İrfan kimdir?
1952 Keles doğumlu. Bursa Erkek Lisesi’ni birincilikle bitirdikten sonra 1974 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden makine yüksek mühendisi olarak mezun oldu. 1980’de kurulan İnoksan’ın ortağı. 1982’de Evinoks’u kurdu. Politet adlı bir konfeksiyon şirketi var. Dağder’in kurucusu, UPB’nin kurucusu ve başkanı, URTEB’in kurucusu ve başkan yardımcısı.
|