Seyit Ersöz
Bursa Sanayicileri ve İşadamları Derneği (BUSİAD) Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Ali Ceylan, Türkiye’de “düşük kur-yüksek faiz” politikasından mutlaka vazgeçilmesi ve “gerçekçi kur” politikasının uygulanması gerektiğini belirtti.
Prof. Dr. Ceylan, Ekonomik PUSULA’ya dünya ve Türkiye ekonomisindeki gelişmeleri yorumladı, KOBİ’lere ayakta kalmanın tüyolarını verdi.
-Sizce dünyada ekonomik krizin etkileri gittikçe hafifliyor mu?
-Dünya ekonomisi 1929 ekonomik bunalımından sonra belki de en büyük krizlerinden birini yaşadı. Krizden çıkıldı mı, çıkılmadı mı konusunda birtakım tartışmalar sürüyor. Çift dipten bahsediliyor ama tahminime göre krizden büyük ölçüde çıkıldı. Bu demek değildir ki; küçük çaplı krizler olmayacak. Gelecekte de krizler yaşanacak. Hatta şu anda dünyanın en hızlı gelişen ülkesi olan Çin ile ilgili de bazı kriz beklentileri var. Amerika’da olduğu gibi krizin emlak piyasasında patlayacağı, oradan da diğer sektörlere sıçrayacağı yönünde görüş bildiren iktisatçılar var. Bu tartışmaların süreceği de gerçek. Geleceğin ne olacağı aslında bir gizem…
-Gelecek bilinemez ama yaşanan krizden önemli dersler çıkarıldığı açık. Ne dersiniz?
-Evet. Bu krizden dersler alındı. Bu çerçevede, her ülkenin, hükümetlerin, işletmelerin, devlet kurumlarının bazı dersler çıkarmaya çalıştığını da biliyoruz. Bundan sonra ekonomik konulara, yerel ve ulusal değil, mutlaka uluslararası boyutta bakmak lazım. Çünkü herhangi bir ülkedeki ekonomik gelişme, bütün ülkeleri etkileyebiliyor. Belirsizlik ise sadece ekonomide değil yaşantının her alanında var.
-Krizin merkezi ABD’den bazı olumlu haberler geliyor değil mi?
-Şüphesiz, ABD’de biraz toparlanma var. Avrupa’da ise ciddi problemler yaşanıyor. Yunanistan, İspanya, Portekiz, İngiltere ve Macaristan’da, hatta AB ülkelerinin önemli bir kısmında ciddi sıkıntıların olduğu ifade ediliyor. Krizden çıkış için alınan önlemler, verilen aşırı teşvikler ve şimdi enflasyon korkusu nedeniyle bütçe harcamaları ile ilgili kısıntılar da ayrı bir krizi gündeme getiriyor. Bu nedenle hükümetlerin, işletmelerin ve bireylerin olası risklere karşı hazırlıklı olmaları gerek.
-Krizin yeniden artan bir ivmeyle gündeme gelmesi muhtemel mi?
-Yaşanan krizin daha da derinleşeceğini sanmıyorum. Ama dalga boyu nispeten yüksek krizlerle yaşamak ve o krizleri yönetmek zorundayız. Eskiden olduğu gibi, küçük boyutlu krizler değil, biraz daha büyük, ama bu krizle karşılaştırılamayacak boyutta birtakım krizler söz konusu olacak. Hükümetler ve işletme yöneticileri bu krizleri yönetmeyi öğrenecek. Önemli olan da. Bu krizler, bazıları için fırsat yaratacak. Krizi yönetemeyenler, nefesi yetmeyenler, öngörüsü yanlış olanlar, bilgi sistemini oturtamayanlar veya yenilik yapamayanlar ise çekip gidecek.
-Türkiye ekonomisi için değerlendirmeniz nedir? “2010 iyi başladı, iyi gidiyor” diyenlerin sayısı fazla…
-Türkiye gerçekten 2010’a çok iyi bir başlangıç yaptı. Dünya ekonomisi için söylenenler, Türkiye için de geçerli. Artık hiçbir ülke ekonomisini dünyadan ayrı düşünmemek gerekir. Son veriler Türkiye’nin diğer ekonomilere göre daha iyi performansla krizden çıktığını gösteriyor. Büyüme hızına bakarsak çok olumlu. Çin’den sonra en yüksek büyüme hızını gerçekleştiren bir ülke olmak oldukça güzel. Ama bir başka önemli konu var ki; o da sürdürülebilirlik. Bu büyüme hızını nasıl sürdüreceğiz?
Türkiye ekonomisi için iyimserim. 1980’li yıllardan bugüne kalkınmayı özel sektörün dinamizminin götürdüğünü söyleyebilirim. Gerçekten ülkemizde büyük bir girişimci potansiyeli var. Türkiye’de aslında girişimci yetiştirmek için zemin ve iklim pek sağlıklı olmasa da herhalde Türk insanının yapısından kaynaklanan bir girişimci ruh ve heyecanı var. Dünyanın her yerinde çalışan girişimcilerimizi görüyoruz. Bu kişiler, Türk ekonomisine büyük dinamizm kazandırıyor. Son yıllarda Bursalı girişimcileri bir de yenilikçilik heyecanı sardı. Yenilikçilik, katma değer yaratmak demektir. Katma değerli üretim yapmak; malın fiyatınızı sizin belirlemeniz, gelirinizin yüksek olması ve Ar-Ge demektir. Bu açılardan Türkiye ekonomisinin geleceği için iyimserim.
-Enflasyon ile ilgili değerlendirmeniz nedir?
-Enflasyon ile ilgili olarak Merkez Bankası bence başarılı şekilde görevini yapmaya çalışıyor. Burada başka bir sorun var. Merkez Bankası’na yasa ile enflasyonu düşürme veya yönetme veya kontrol altına alma görevi verilmiş. Bu açıdan bakıldığında MB’nin görevini yaptığını düşünebiliriz. Enflasyonun düşük olması, belirsizliği azaltan bir husustur, gerçek durumu görmeye yardımcı olur. Ama öte yandan sadece enflasyona odaklanıldığında ucuz ithalata yardımcı olunuyor. Bu nedenle MB’nin kanununda değişiklik yapılmalı ve FED’de olduğu gibi enflasyonu düşürmek ve yatırımları teşvik etmek gibi iki görev birden verilmeli. MB bu iki görevi de başarıyla yerine getirir ve ekonomideki büyük bir sorun çözülmüş olur.
Hedef, dış ticaret
fazlası olmalı
-Türkiye ekonomisinin eksik yönleri ve alınması gereken tedbirler nelerdir?
-Dış ticaret açığı ülkemiz ekonomisi için ciddi sorun teşkil ediyor. 2010 yılı ilk çeyrek verilerine göre büyüme rakamları yüksek ancak ithalat ile ihracat arasındaki makas açılıyor. İhracatın ithalatı karşılama oranı oldukça düşük. Bu açıdan Türkiye’nin mutlaka yeni bir iktisat politikasına, yeni bir sanayi stratejisine ihtiyacı var. Hedef tamamen, “dış ticaret açığı değil, dış ticaret fazlası vereceğiz” olmalı. Bu hedefe yönelik teşvikleri, araçları, politikaları, bir sistem dahilinde yürürlüğe koymak gerekiyor. Bunun için de konunun tüm tarafları ile görüşmeler yapılmalı. 1980’lere kadar Türkiye’de ithal ikameci iktisat politikası uygulanıyordu. Bu ne demektir? “Yurtdışından ithal ettiklerimizi yurtiçinde üretelim, yüksek gümrük duvarları ile sanayicimizi koruyalım ve Türk sanayi bu şekilde kalkınsın…” Ama biliyorsunuz yüksek gümrük duvarları ile korunan ve içeride de rekabete açık olamayan sanayici gelişimini sağlayamadı. 1980’de ihracata dayalı kalkınma politikası uygulanmaya başladı. Her şey değişti. Çok da iyi oldu. Bu politika 1970-75’lerde yürürlüğe konulsaydı Türkiye bana göre şimdi çok daha farklı yerde olurdu. Dünyanın 17. değil de 11. veya 12. büyük ekonomisi olurdu. Tıpkı bunun gibi, iktisat politikası değişikliği yapılması ve dış ticaret fazlasının ana hedef olarak belirlenmesi gerektiğine inanıyorum.
“Değerli TL” yerine “gerçekçi kur”
politikası mutlaka uygulanmalı
-Bahsettiğiniz ekonomi politikası değişikliği kolay yapılabilir mi? Mesela en başta, ihracatçının yıllardan beri şikayet etmesine rağmen bir türlü önlem alınamayan “aşırı değerli TL” konusu var…
-Burada yapılacak ilk iş, “düşük kur-yüksek faiz” politikasından vazgeçmek olmalı. Bir birey, aile, işletme veya ülke, devamlı borçlanarak geçimini veya kalkınmasını sağlayamaz. Dış ticaret fazlası için kur politikasında da değişiklik yapmak lazım. Gerçekçi kur politikasının mutlaka uygulanması gerekiyor. En yüksek faizi veren ülkelerden birisiyiz. Krizde birçok ülkenin merkez bankası faizi “sıfır”a kadar çekti ve hala da değiştirmiyor. Üretimi, girişimciyi, istihdamı destekliyor. Diyelim ki; devletimizin kaynakları yeterli değil, ancak değerli TL de büyük bir tehlike. İhracatçıya “ihracat yapma”, üreticiye “üretme” diyorsunuz. O zaman, “dışarıdan ucuza al, burada birtakım işlemlerden geçir ve öyle ihraç et” diyorsunuz. Bu kesinlikle istihdam sorununu çözemez, ihracatı teşvik etmez. Esas olan, üretimdir.
Devlet politikaları bu yönde olmalı. O yüzden ciddi bir ekonomi politikası değişikliği zamanının geldiğini söylüyorum. Değerli TL yerine, “gerçekçi TL” politikasını uygulamaya başladığınızda, ihracatçınıza eşit şartlarda ithalatçı ile rekabet etme şansı ve “nereye yatırım yapayım” diye düşünenlere yatırım yapma heyecanı ve şevki vereceksiniz. Buradaki sorun şu: Siyasiler, kamu harcamalarının kısılması ve özel sektörün teşvik edilmesi gibi bir sorun ile karşı karşıya kalıyorlar. Ama bunu toplum olarak siyasilere anlatmamız ve bu ekonomi politikası değişikliği zamanının geçmekte olduğunu ifade etmemiz lazım. Bütün ülkeler paralarını “gerçekçi” veya “değersiz” kılarak üretim ve ihracatını desteklemeye çalışırken, biz yıllardır bunun tersini yapıyoruz.
Devletin tüm kurumları
kendisini yenilemeli
-Sizce Türkiye ekonomisi tek parti iktidarının olumlu etkilerini yaşıyor mu?
-Bir ülkenin güvenli ve istikrarlı olması, dolayısıyla fon arzının o ülkeye yönelmesi güzel bir şey. Çünkü sermaye oldukça ürkek ve çekingendir. Riskli ülkelere gitmez veya hemen kaçar. Demek ki; Türkiye’de son yıllarda gerçek manada siyasi ve ekonomik istikrar var. Siyasi anlamda birçok tartışma oluyor, ekonomi ile ilgili göstergelerde hiçbir kıpırdama yok. Yarın bir koalisyon hükümeti de olsa artık Türk ekonomisi belli bir noktaya geldi, kolay kolay etkilenmez. 1980’li, 90’lı yıllarda bu kadar girişimci, ihracatçı, dünyayı bilen, algılayan, yenilikçi işadamı yoktu. Nasıl işadamları kendilerini yeniliyor ve politikalarını ona göre belirliyorsa, devletin hatta tüm kurumların da böyle yapması gerekiyor. Buna üniversiteler de dahil. Bir master plan yapılmalı; hangi sektörler teşvik edilecek, hangi sektörlerin mukayeseli üstünlüğü var, hangi teşviklerle bunlar dünyada daha iyi konuma gelebilir… Devlet girişimcilerin yeni yatırım kararı alırken önünü görebilmesini sağlamalı.
-Bu master planı siz yapsanız… Örneğin Bursa için nasıl bir plan hazırlarsınız?
-Bursa katma değeri yüksek sektörlere yönelmeli. Bursa’da sektörler belli. Otomotiv bir numaralı sektör oldu ve devam edecek. Dolayısıyla otomotive ve alt sektörlerine yönelik neler yapılabilir, buna bakmak lazım. Tekstil devam edecek. Çin ve Hindistan gibi ülkelere terk edeceğimiz klasik işlerden, marka, moda ve teknik tekstile yönelmek gerekecek, tasarım çok önemli. Gıda çok önemli bir sektör. Türkiye’deki gıda firmalarının neredeyse yüzde 70’i Güney Marmara Bölgesi’nde yer alıyor. Hammadde ve mamul arz kaynakları Bursa’da yoğun şekilde var. Bu anlamda gıda sektörü desteklenmeli. Gıda yurtdışı talebe pek hitap etmiyor. Yapılacak teşviklerle yurtdışına açılabilir. Gıda desteklenirse, tarım sektörü de desteklenmeli. Yine makine sektörü çok önemli düzeye erişti ve mukayeseli üstünlüğe sahip. Bunu otomasyon ve elektronik ile birleştirmek gerekli. Bunlar uzun çalışmalar da gerektirmiyor. Altyapı var.
Girişimci sistem içinde
büyüyeceğini bilmeli
-KOBİ’lere yeni ekonomik düzende ayakta kalabilmeleri için neler tavsiye edersiniz?
-Bilgi çağında yaşıyoruz. Fakat bilgi kirliliği arasında işadamlarının hangi bilgileri alacağını çok iyi bilmesi gerekiyor. Mutlaka uzmanlaşmaya gidilmeli. Bildiğin en iyi işi yapacaksın veya yaptığın işi en iyi biçimde yapacaksın. Hatta bunu dünya ölçeğinde yapacaksın. Finans artık bahsedildiği kadar önemli bir sorun değil, ulaşmak da o kadar zor değil. Finans, sorunlarınızı tam anlamıyla çözmüyor. Önemli olan hangi alanda yatırım yapacağınızı bilmek. Yenilikçilik çok önemli. Bu da Ar-Ge ve girişimcilerin çok okuması ile ilgili bir olay. Kayıt içinde olunmalı. Hatta devletin istemediği kayıtlar bile tutularak, bu bilgiler, yönetim aracı olarak kullanılmalı. Bu, orta ve uzun vadede KOBİ’lere avantaj sağlar. Verimlilik çok önemli. Bu arada insan kaynaklarına da yatırım yapmak ve onları olayların içine katmak lazım. Çok şeffaf olunmalı. Ortaklık kültürünü de iyi öğrenmek gerekiyor. KOBİ’lerin de nasıl yönetileceğine dair anayasaları olmalı. İşletmelerin kasaları ile ortakların ceplerinin karışmaması çok önemli. Kayıt dışılık ile büyümek mümkün değildir. Ancak karnınız doyabilir. Bu husus çok iyi bilinmeli. Akıllı girişimci, sistem içerisinde büyüyeceğini çok iyi bilmeli.
Prof. Dr. Ali Ceylan kimdir?
1952 Bursa doğumlu. 1974’te Bursa İTİA İşletme Bölümü’nden mezun oldu, Ocak 1976’da aynı kurumda asistan olarak göreve başladı. Akademik çalışmalarını 1978-1979 döneminde İngiltere’de sürdürdü. 1993’te profesör unvanı aldı. Uludağ Üniversitesi İİBF Dekan Vekili ve Üniversite Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı. 2003’te emekli oldu. Halen kurucusu olduğu Ceylan Elektronik Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.’de çocuklarına fikren yardımcı oluyor. BUSİAD ve Uluslararası Rekabet ve Teknoloji Birliği Konsey Başkan Yardımcısı. Yayınlanmış 16 kitabı var. Evli, iki çocuk babası.
|