| Yönetim kararsızlığı |
| Pazartesi, 12 Temmuz 2010 10:29 | |||
![]() İşletmeler hızla büyüdükçe yöneticilerinin üzerine binen yükler de artıyor. Organizasyonu, karar mekanizmalarını, insan kaynaklarını büyüyen ölçekle eş zamanlı ve birbirleri ile uyum içinde büyütmeyi becerebilmek gerçekten çok zor bir iş. Bunu becerebilmek için etkili bir analiz gerekli. İşletme mümkün olduğunca sık, kendi kendini eleştirmek zorunda. Bu yıl hangi yanlarımız güçlü idi, hangi operasyonlarımızda başarılı olduk. Hangilerinde yavaş kaldık, aksadık? İşletme bu açıdan kendini her gözlediğinde doğru eleştiriler getirerek kendini geliştirebilir. En azından bu konudaki farkındalığı belirgin hale gelir. Organizasyonuna bir hedef göstermiş olur. Aynı bir futbol takımı gibi. Sağ kanadınızda aksama varsa oyuncuyu değiştirmek maçı kazanmanızı sağlayabilir. Örnek: Dünya kupası finali. Ama kararsız kalmak? Sanırım en kötüsü bu. Olayları izlerken karar verememek, sorunları ayrıştıramamak, esas sorunun ne olduğunu anlayamamak en kötüsü. Görünmeyen bu kararsızlığın adı “yönetim kararsızlığı.” Etkileri ise insan vücudundaki kanser gibi, sinsi ve acımasız. Kararsızlık zaman kaybıdır, eyleme geçememektir-, frene basamamaktır. Olacakları göze alıp neşteri vuramamak, hastalığın tüm vücuda yayılmasını kabullenmektir. Bu aşamadan sonra hastalığın nerelere etki edeceğini bilemeyiz. Çok küçük bir müdahale ile önlenebilecek bir sorun önüne geçilemez bir hal alabilir, kangrene dönüşebilir. Bir kol ya da bacak kaybedilebilir. Bunun önüne geçmenin iki önemli parametresi var. Biri farkındalık. Farkında olmak için işletmede söz sahibi olan kişinin antenlerinin açık olması ve kendi operasyonunu açık yüreklilikle eleştirebilir olması gerekir. Yazarken kolay gözükse de başarıdan başarıya koşarken şişmiş egonun çok kolay kabullenebileceği bir durum değil. İkincisi ise cesaret. Neşterin vurulması vakti geldiğinde tereddüt etmeden hamleyi yapmak. Yapılan hamlenin de arkasında durmak. Dünya Kupası’ndan (berbat futbol bilgime rağmen) örnek verdik, yine kupayla bitirelim. Del Bosque, 20 yaşındaki Pedro’yu (çok cevval bir çocuk) zamanında oyundan alarak yerine sağ kanatta müthiş işler yapan ve bence oyunu çözen Navas’ı aldı. Sonuçta kazandılar. Hollanda teknik direktörü ise hücumda çoğalma ihtimalleri kalmadığını anladığı anda aksayan Kuyt’ın yerine daha çabuk olan Elia’yı oyuna aldı. Elia, oyuna girdikten sonra Roben onun hazırladığı pozisyonları kaçırmasaydı Hollanda şampiyon olabilirdi. Özet: Her iki teknik direktör de zamanında gerekenleri yaptı. Siz de yönettiğiniz takımlarda maçı iyi okuyup gerekenleri zamanında yapın. Şampiyon olamasanız bile en azından gereğini yerine getirmiş olursunuz. Serkan Özgöz'ün Tüm Yazıları İçin Tıklayınız
|

