Sakın üretme, ithal et
Pazartesi, 03 Mayıs 2010 13:34


Küreselleşmenin bir kavram olarak hayatımıza girdiği yıllarda henüz tam olarak anlamını kavrayamamıştık. Yel değirmenlerine savaş açan Don Kişot gibi küreselleşmeyle savaşmaya çalışan küçük grupları sadece izliyorduk. O eylemlerde yaşananlar, o insanların neye itiraz ettikleri hayatımızın bir parçası değildi. Günler geçtikçe küreselleşmenin aslında ekonomik istiladan ibaret olduğu, her zaman güçlü olanın kazanacağı bir oyunun içine çekildiğimizi anlamaya başladık. “Dışında kalabilmek mümkün müydü?” sorusu ayrı bir tartışma konusu, ancak ben burada küreselleşmenin dışında kalamayacağımız fikrinde olduğumu belirtmeliyim.
Evet, küreselleşme bir yaşam gerçeği olarak önümüzde! Ama esas mesele, o gerçekle nasıl baş edeceğimizi öğrenip öğrenemeyeceğimiz. Acaba başarabildik mi?
80’lerde dışa açılan ekonomi, sonrasında Gümrük Birliği, arkasından patent yasaları ve Dünya Ticaret Örgütü anlaşmaları ile hükümetlerimize dayatılan küreselleşme, bugünlerde artık yaşamımızın bir parçası durumunda.
Başlarda hükümetler tarafından başarılı işler gibi gösterilen, imza törenlerine konu olan her anlaşmanın etkileri ancak yaşadıkça ortaya çıkıyor. İlk etkileri hep birlikte tarım sektörümüzde gördük. Liberal ekonomik modeller ilk önce tarımı bitirdi. Kendi tarım modelimiz verimsiz, sanayi tipi tarıma yatkın olmayan, babadan kalma yöntemlerle küçük arazi ölçeklerinde yapılan bir model olduğu için siz ithalat kapılarını açınca tarımın batması kaçınılmaz oldu. Hızla artmakta olan göçü daha da tetiklemiş ve şehirlere sanayinin ve sermayenin ihtiyacı olan ucuz iş gücünü doldurmuş oldunuz.
Her ilde, her ilçede yerleşiklerle sonradan gelenlerin birlikte yaşadığı sorunlar şehirlerin dokularını hızlıca değiştirdi. Sonradan gelenlerin, varoşların dertlerini dinleyen, anlayan ya da onlardanmış gibi yapanlar siyasette hızla yükseldi. Belediye başkanı oldu, bakan oldu, başbakan oldu.
Ufak tefek, belki her yıl milyarlarca dolar harcadığınız şehircilik sorunlarınız oluştu, ama olsun, sermaye ve siyaset mutluydu. Çaresizlikle bir araya toplanmış, şehirlere doldurulmuş insanlar içinden beğendiğini işe almak, yönetmek kolaydı.
Küreselleşme üretici ile tüketici arasındaki ara kademelerin tamamını keskin biçimde etkiledi. Sermaye, insanların bir araya toplandığı şehirlerde AVM’ler kurdu. AVM’lere hep büyük markalar geldi. Hiç esnaf giremedi, esnaf kan ağladı. Bakkal, “anasını da alıp giden gibi”, veresiye defterini alıp gitti, büyük markete yenik düştü.
Derken et fiyatları hızla yükseldi. Siyaset konuya el attı. Tabii bildiği yegane yöntemle: “Et ithal edelim.” Diğer ülkeler 3-5 dolara et yemekte, biz de yiyelim. Nasıl üretiyorlar diye düşünmeyelim. Sadece yiyelim. 
Bakan açıkladı: “Şu kadar dana, bu kadar canlı vs.” dedi, “Amacımız üretici ile tüketiciyi bir bütün olarak ele almak” dedi. “Piyasayı düzenleyeceğiz” dedi.
Birkaç et simsarının bilerek yükselttiği fiyatlar yüzünden ithalat kapıları yeniden açılmış oldu. Gerçek üreticinin 4 bin TL’ye mal ettiği dana elinde kaldı.
Şimdi biz, Anadolu’nun her yerinde hayvancılıkla uğraşan vatandaşlarımızı, Bursa ve benzeri illerde işçi olmaları için bekliyoruz. Bakalım ne zaman gelecekler? Gelsinler, burada her şey var. AVM’ler var, batçıklar var, işsizlik var, her şey var.

Serkan Özgöz'ün Tüm Yazıları İçin Tıklayınız