| Personel zamları |
| Pazartesi, 15 Şubat 2010 18:00 | |||
![]() İnsan kaynaklarının en yoğun olduğu günler herhalde şubat ayıdır. Sebebi belli. Personel ücret zamlarını yıllık olarak belirleyen birçok şirkette, bu dönem, zamların açıklandığı, herkesi memnun etmek mümkün olmadığı için de işletmelerde sıkıntıların arttığı bir dönem. Yaşamdan hepimizin beklentileri var, onun için çabalıyor ve beklentilerimizi karşılamak için çalışıyoruz. Yarattığımıza inandığımız katma değeri alabilmek hepimizin hakkı. Ancak iş dünyasının gerçekleri zaman zaman tümden herkesi memnun etmeye yetmiyor. Zam dönemlerinde bu durum daha da somutlaştığı için daha çok konuşulur oluyor. Bu konuda benim gözlemlediğim bir nokta insanların kendi maaşlarından çok, başkalarının maaşlarını merak ediyor olmaları. Aslında aldığı zamla mesut şekilde hayatına devam edecek bir çalışan, kendi baktığı yerden, görece kendisinden daha az yararlı olduğunu düşündüğü iş arkadaşının kendisinden daha fazla maaş aldığını öğrenince işler karışıyor. Kendi maaşı ve yaptığı işle derdi olmayanların en büyük derdi, başkalarının yaptığı iş ve aldığı maaş. Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da kavramları karıştırıyoruz. Yapımızda sorunları çözerken çatışma yöntemlerini kullanmak, konuyu ben ve o çekişmesine sürüklemek var. Bu yüzden zam dönemlerinde personeller zorlu ekonomik koşulların da etkisiyle işi kavram kargaşasına sürüklüyor. Bu konunun uzmanı değilim, ama üzerinde düşünmek için, “iş gücü piyasasının” faktörlerini incelemekte yarar var. Yukarıda da belirttiğim gibi çalışanlar yaptıkları işin daha fazla karşılık görmesini, uygun bir zamla takdir edilmesini, mümkünse kendilerinden daha az yararlı gördükleri çalışanlardan daha iyi zamlar alabilmeyi umuyorlar. Ancak ekonominin ve işletmelerin gerçekleri bu umutlarla ilgili değil. Bu sebeple işletmelerde “işe verilen değer” şirket için o işin önemi ve iş gücü piyasasında o işin karşılığı ile ölçülüyor. Yani A kişisi işten ayrılırsa yerine birini alsam kaça mal olur? Bu çok can sıkıcı bir anlayış olsa da işletme bilimi içinde gerçekçi. Çünkü her işletme kar elde etmek için kurulur, “çalışanlarını memnun ederek karlılığı arttırma” fikirleri de kriz dönemleri gibi yokluk dönemlerinde ele alınacak parametreler değil. Bu durumda bizim İK sorumlularımızın elinde “eldeki kaynaklarla” hem patronu hem personeli mutlu edebilecek formülleri aramak kalıyor. Benim gördüğüm kadarıyla İK fonksiyonu bu işi adilane, hem patronu hem de personeli memnun edecek biçimde yapacak araçları henüz geliştiremedi. 360 dereceler, performans yönetimleri bu memnuniyetsizliği ve adaletsizlik inancını ortadan kaldırmaya yetmiyor. Ayrıca sadece ağaçlara dikkat etmek yerine biraz da ormana bakmakta yarar var. Bir şeyin değerinin “o şeyin nadirliği” ile ölçüldüğünü iktisat fakültesinde okuduğum derslerden hatırlıyorum. Ekonomiyi gerektiği gibi düzenlemeden milyonları şehirlere dolduran, üniversitelerin kapılarını endüstri beklentilerini ölçmeksizin sonuna kadar açan iktidarların artan işsizlik ile iş gücü piyasasını darmadağın ettiğini, çalışanların tüm yaşamını kapitalin emrine kayıtsız şartsız nasıl soktuğunu, bu durumun çalışan kesimlerin haklarını almalarını nasıl engellediğini ve son olarak ekonominin yapısal sorunlarına odaklanmak yerine anayasanın birkaç maddesine odaklananları gözden kaçırmamak gerek. Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|

