| İnanasım gelmiyor |
| Pazartesi, 11 Ocak 2010 16:22 | |||
![]() İşimiz gereği birçok firmanın kapısından girip çıkıyoruz. Operatörden patrona kadar herkesle görüşüyor, ellerini sıkıyor, sohbet ediyoruz. Böyle anlarda, her fırsatta dinlemek için can attığım, Rüştü Bozkurt’un, işler bozuk diyen patronlara inanmayıp gittiği her sanayi bölgesindeki elektrik sarfiyatlarını alarak yıllara göre değerlendirme hikayelerini anımsıyorum. Onca ekonomi haberinin, fırlayan borsa endekslerinin, kur hareketlerinin yerine ekonomiye en reel parametrelerinden dokunmak oldukça heyecanlı. Otomotiv yılın ilk haftalarını biraz durgun geçiriyor olsa da şubat ile birlikte yeniden hareketlenecektir. Trafikte RENAULT’un FLUENCE’leri cirit atıyor, şubat ayında da TOFAŞ’ın Yeni DOBLO’sunu plakalı olarak görmeye başlayacağız. Yan sanayi her iki modeli de merakla bekliyor. Eğer satışlar beklendiği gibi iyi giderse (bence her ikisi de özellikle yeni DOBLO iyi gidecek) yan sanayinin tekeri daha hızlı dönecek. Üretimler ahenk bulacak, adetler arttıkça yüzler gülecek. Makinada da durum benzer. Geçen hafta müşterilerimden birinde eksik çalışmaya yeni yıl itibariyle son verildi. Artık çalışanlar krizden önceki maaşlarını alabilecekler. Hareket artıyor, insanların yüzünden çalışamamamın verdiği yorgunluklar değil, çalışarak oluşan tatlı yorgunluklar okunuyor. Şikayet etmeyi bırakıp durumuna şükreden insanlar, artık malzeme temininden, tedarik sorunlarından dem vuruyor, iş yetiştirmeye çalışıyor. Her ne kadar işe hareket gelmişse de bu patronun yüzüne henüz yansımıyor, arkasına yaslanmış patron figürleri bir yana, patronlar hala sıkıntıdan koltuklarında oturamıyor. İşler iyiye gidiyor gözükse de benim de patronlar gibi inanasım gelmiyor, yüreklere ürperti geldi bir kere. Sakin olmak, koltuğa oturmak biraz zaman alacak. Çin ve Hindistan yatırımları ile Amerika’nın krizden çıkmaya başlaması dünyayı peşine takmış gibi gözüküyor. Ford 6,6 milyar dolara aldığı Volvo’yu 2 milyar dolara Çinli Gelly’e sattığını açıklıyor. Her zaman olduğu gibi gelişmiş dünya, toksik varlıklarını gelişmeye çalışanlara parayla satıyor. Geliştikçe para kazanan tüm ekonomik birimler bu paraları batıda harcıyor. Avrupa’nın güçlü ekonomileri herhalde kendilerine ayak bağı olmaya başlayan ve büyük Avrupa rüyasına gölge düşüren üvey evlatları ile bir süre daha uğraşmaya devam edecekler. Çünkü üvey evlatların ağa-babalarından mal alabilmeleri için paraları olmalı. Şimdi paraları yok, bir süre daha olmayacak. Bunlara İspanya, Yunanistan gibi finans sorunları yaşayanları da ekleyince belli ki Avrupa’nın kriz gündemi biraz daha sürecek. Peki biz ne yapacağız? Dış ticaretimizin yarısını oluşturan Avrupa’nın krizden çıkmasını mı bekleyeceğiz? Bu bir olasılık ya da ayakkabıları giyip gelişen pazarlarda avlanmaya, yıllardır burun kıvrılan, ambargolarla, savaşlarla parasını harcamaya fırsat bulamamış ülkelerde mesken tutmaya başlayacağız. Şansımız çok yüksek. Lojistik avantajlarımız, ilişkilerimiz, girişimciliğimiz, KOBİ’lerden gelen esnekliklerimiz bizi öne çıkarabilir. Önümüzdeki yıllarda Avrupa yaşlanan nüfusu, azalan esnekliği ve uğraşmak zorunda olduğu bürokrasisiyle inen asansör olmaya başlayacak, bizim kendimize çıkan asansörler bulmamız şart. Bu yüzden kafayı hiç gitmediğimiz pazarlara, satmayı hiç aklımıza getirmediğimiz ürünlere yormakta, bu işlere mesai harcamakta fayda var. Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|

