| Yan da yan… |
| Pazartesi, 19 Ekim 2009 11:35 | |||
![]() Bu konu çok hassas ama Türkiye-Ermenistan maçındaki havayı görünce yazmadan edemedim. Her zaman şiddetsiz ve tartışarak çözümden yana bir insan olarak maçtaki havadan etkilendim. Bursa ve stadyumda güvenlik önlemleri ve yasaklar abartılıydı. Maç öncesi takım oyuncularının isimlerini içeren bir liste dağıttılar. Hani bizim oyuncuların soyadlarına bir yan tak tamam. Gülselâmyan, Akmanyan, Şanlıyan… Ermeni oyuncularsa Arzumanyan, Karamyan, Mkoyan… “Ne Doğu’danım ne de Batı’dan / İkiliği bir kenara koydum / İki âlemin bir olduğunu gördüm.” (M.C. Rumi) Ermeni milli marşı okunurken ıslık çalanlar, biraz sonra beyaz güvercinler saldılar. Bir yanım karşı koyar, bir yanım ister… Tartışamadığımız alt kültür milliyetçiliği olan Türk milliyetçiliği mi, üst kültür milliyetçiliği olan ulusalcılık mı, bunlardan beslenen Kürt milliyetçiliği mi? Baskın Oran’ın bu konularda yazılarına Özdemir İnce’nin cevabî yazısını okumuştum. Sonunda dayanamayıp o da Google bilgileriyle karşı çıkanlara, uzmanı olduğu konuda gereken cevapları vermiş. Yazmayı bilen, okumayı veya algılamayı eksik yapıyorsa, hatta yazılmamışı okumaya çalışıyorsa, konuların tartışmaya açılmasını, halka doğru verilerin verilmesini istemiyor, sinirli bir üslûpla karşılık veriyorsa; en iyi bildiği konuda küçümsenmeye, yalancı konumuna konmaya çalışılan karşı taraf istemese de cevap verme gereği duyar. Baskın Oran belli ki bilgi denkliği olanlarla bile polemiğe girmek istemezken, ‘resmî kaynağından açıklamalarla bu hazin olaydan kurtulup, uğraşmayayım’ diyor. Geçen haftalarda yaptığım saptamayı o da yapmış, ‘Nasıl dinin verileri tartışılamazsa, ulusalcılık da aynen öyledir’ demiş. Bakarsanız, Şemsettin Tebriz-î, Mevlâna’yı hiçlikle, hakikatle buluşturup şair yapmış, benlikten geçirip algılarını genişletmiş ama kendini sadece dışlanmış, kabul görmemiş insanlara sevdirebilmiş, o da şeriat ehli ve yandaşlarına tahammülde zorlanmış. Toplumun ittiklerini dışlamayarak, her yönleriyle kabul ederek, toplumun yanlış olarak algıladığı alışkanlıklarından döndürmüş. Herkese eşit yaklaşmış ama anlamak istemeyenle hiç muhatap olmamış. Dünyayı etkileyecek bir üretkenlik ve felsefeyi ortaya çıkaran böyle bir birlikteliği insanlık âleminin hele o dönemde algılaması mümkün olamamış. Somuttan, soyuta, benlikten hiçliğe, yükselmişken alçalmaya, kazanmışken kaybetmeye, maddeden manaya geçiş başka bir süreç istiyor… Herkesin yaşamadığı, yaşamaya cesaret edemediği süreç… Aslında sorun ‘Var olma, yok sayılma’ sorunu… Ermeni Diasporası barış gelişmeleri karşısında kendini dışlanmış hissediyor. Ermeni kimliğinin asıl bekçilerinin Diaspora olduğu inancından kurtulmalarının zor olduğu gibi, Ermeni kimliğinin sadece Ermenistan’da değil, Diaspora’da da temsil edildiğinin kabul edilmesini istiyorlar. Bu yok sayılma durumu, muhalefete yer vermeyen anlayış, her halükârda barışı eksik kılar. Protokole muhalif olanlar için ABD’nin dediğini yapıyor olmak, Dağlık Karabağ sorunu vs. gibi olumsuzluklar varken, Diaspora’daki Türk ve Türkiye karşıtı Ermeniler için de ‘iki ülke arasında yumuşamayı küçük ve yoksul Ermenistan’ın güçlü ve zengin Türkiye tarafından satın alınması’ olarak yorumlayanlar var. Her zaman her konuda insanların niyetleri benim için geçerlidir. Acaba 1915 yılında Osmanlı hangi bilinç ve panikle Ermenileri tehcire zorladı? O dönemde halkın ve yetkililerin ulaştırdığı bilgiler ve her zamanki Fransız, Rus kışkırtmalarıyla eylem yapılması, vatandaşların arasında ikilik yaratılmasıyla çıkacak sorunlara önlem olarak böyle bir tehcir gerçekleşmiş. Osmanlı zaten halktan kopuk, korkular içinde, taht kavgalarıyla, sorunlara ve gerçeklere tam vakıf değil. Her şeyi kendilerine gösterildiği kadarıyla biliyorlar. Burada niyet üstün ırk olma, arî ırk yaratma, dolayısıyla bilinçli bir yok etme plânlaması değil. İstanbul’da Ermeni nüfusunda eksilme olsaydı bilinçli bir harekât diyebilirdik. Enver Paşa’nın 100 bine yakın Osmanlı askerinin ölümüne sebep olan Sarıkamış harekâtı, neyi, hangi bilinçle yaptığımızın kanıtı olsa gerek. Bir de İstanbul’a uzun süre bu konuda yeterli ve gerçek bilgiyi de vermemiş, sayın paşamız. Tabii bu gerçekler, devletin sorumluluklarını yok saydırmaz. Şimdi, birileri kışkırtılmış, desteklenmiş ya da kendileri haklarını aramaya çalışmış her ne olmuşsa olmuş, çözüm yine yok saymak veya yok etmek üzerine kurgulanmış. Nedenlerin yine farkında olmamışız. Yine sahiplik duyguları ön plâna geçmiş. Toprakla, millet bütünlüğü bir araya getirilmeye çalışılmış. İki farklı kültür ve gelenek haline getirilmiş dini anlayışlar çarpışmış. Enteresan olan Kürt ve Ermeni vatandaşlar birbirlerine daha fazla kıymışlar. Bir arada yaşayabilme, saygı duyabilme nosyonu gelişmediğinden Osmanlı’nın çözümü uzaklaştırma yönünde olmuş. Sonra da karıştırıcı dediklerimiz, topraklarında bir devlet ya da Ermeni Diasporası’nı yaratmışlar. Vatan sınırları içinde yaşamayanlar da şimdi kendilerini kenarda bırakılmış hissediyor. Her ne olursa olsun, hangi topraklarda kim hangi medeniyeti yarattıysa korunmalıdır, saygılı olunmalıdır, harabe haline gelmesine göz yumulmamalı, harabe deyip geçilmemelidir. Herkes üretim yapamaz, medeniyet ve iş yaratamaz. Yaratanın hakkı teslim edilmelidir, eserleri de sahibi de unutturulmaya da çalışılsa herkes gerçeği görmezden de gelse, aydınlanan gerçekler sıvanamaz. İki ülke arasındaki protokolün sonuçları iyi takip edilmelidir. Bir komşuyla ilişki düzelirken, diğeriyle bozulmasa iyi olur. Şimdi ABD, İran’a açılan yolda daha rahat istihbarat, dolaşım, lojistik, tedarik vs. yollarının açılmasını umarız kötüye kullanmaz. Görebilmek algılayabilmek keşke hepimize nasip olsa ama tahammül edebilmek de bir sınav… Bize öğretilenleri aşmaya, korkularımızdan kurtulmaya da sıra gelecek herhalde… Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|

