Süreç plânlaması
Pazartesi, 26 Ekim 2009 14:07


Gelin sizlerle son zamanlarda yaşanan siyasi süreçlerle ilgili bir değerlendirme yapalım. Sonra da sonuçlarını düşünelim. Değişen yönetimler, yaratılmış ortak felsefe, sağlam iletişim, tutarlı politikalar, ortak değerler ve kültür yaratılmadığı takdirde politika ve çözüm modelleri sürdürülebilir olmuyor.
Türkiye’de bir konu ortaya atıldığı zaman, o konuda değişik tarafların çok değişik görüşleri olabilir. Ama eğer amacımız ortak değilse, amaca hangi yolla ulaşacağımızı da tartışamayız. Şimdi, Kürt sorununu çözmekle ilgili gerçek amaç, hükümete göre ‘kanı durdurmak’, iken, bu konuda onun yanında yer almak istemeyen herkes, ‘kanı durdurmak istemeyenler’ olmaktadır. “Şehit edilen her asker için beş DTP’li öldürülmeli” çağrısının yargı tarafından ‘suç olarak görülmeme’ kararı bize, değişime direnci mi ifade etmekte, yoksa çok ani, toplumun tüm kesimleriyle paylaşılmayan bir konunun yöntemleri ve süreçleriyle ilgili gerginliği mi ifade ediyor?
‘Barış’ için çaba gösterenler, savaşın hesabını soramayan/veremeyen muhalefeti, ‘barışın hesabını sormakla’ suçluyor. Bugüne kadar, devlet, asker, aşiret reisleri, PKK baskısı altında yaşayan insanlar, hiçbir tarafa tam haklarını ifade edememiş. Üstelik enteresan bir şekilde tüm taraflar, meşru, gayri meşru, önce vatan için sonra amacı aşan çeşitli birliktelikleri de yaşamışlar. Kimse kimseyi rahat bırakmamış. Kendini ezik, hakları yenmiş, aşağılanmış, dışlanmış, önemsenmemiş hisseden kırılgan bir yapı oluşmuş. Aşiret reisine karşı haklarını savunamayınca, alamayınca, dağa çıkmış, eşkıya olmuş, aşiret reisleri devletle iç içe olunca, devleti de arkasında göremeyen toplum, hep arkasında güç aramış, ‘devlet nerede’ diye sormuş. Her şeyi devletten bekleme demişiz ama oraya da töreleri aşacak, bilinci yükseltecek eğitimi, hizmeti de götürememişiz.
Şimdi, oraya yatırım yapılsa, terör varken yatırımcı PKK baskısı görüyor, devlet hizmet götürse, PKK sabote ediyor, anneler ağlıyor, kadınlar dul, çocuklar babasız kalıyor diye mi barış sürecine girildi? Aslında, talep edilen haklar yerindedir, biz işi askeri yöntemlerle çözmekte hata etmişiz dedik ve tam da bu zamanlamayı plânlayarak barış sürecini böylece mi başlattık?
Muhalefetin ülkenin en önemli sorununu çözmeye katkı sunmak istemediğini, yapılan her işe karşı çıktığını, önyargılı davranmayı adet edindiğini söylüyor Sayın İçişleri Bakanımız. Bu görüşe göre; diyelim ki, muhalefet, iyi olacak bir işi sabote ediyor, insanları provoke ediyor, zihinleri bulandırıyor, buradan da siyasi bir rant kazanmaya çalışıyor. O zaman, onların teklif ettiği şekilde görüşme yapılmasında, şeffaf olmakta ne zarar var?
Sizin bu görüşünüze karşılık, ben de ‘AKP, bu konudan bir siyasî rant umuyor ve eğer başarırsam kimse ortak olmasın istiyor, muhalefeti de aslında şartlı görüşeceklerini bile bile görüşmeye çağırıp, teşhir etmeye çalışıyor, aslında çağrısı samimi değil’ diye yorumluyorum. Siz ne zaman katılımcı bir anlayışı benimsediniz? Ortak akla ne zaman önem verdiniz? Ne zaman eleştiriye tahammüllü oldunuz? Bildiğini okuyan, intikamcı, kinci, hep onay bekleyen, geçmişte yapıldığını düşündüğünüz uygulamaların, dışlanmışlığın rövanşı davranışlarınız, başkalarının başarı ve yaptıklarını önemsemeyen, sadece biz yaptık, yaparız anlayışınız sizleri daha fazla komplekse sürüklüyor, plânsız, hassasiyetlere önem vermeyen, adalet duygusunu zedeleyen tutum ve davranışlar sergiliyorsunuz. Panik ve heyecanla bir şeyler yapılmaya çalışılıyor. Sırf bir şeyler başarmış olmayı kanıtlamak için, halkı da yanıltıyorsunuz. Biz bu anlayışınız ve yönteminizi Bursa yönetiminizde Kent Konseyi çalışmalarınızda da görüyoruz. 
Bu aşamada, orduyla sorunu olan, Güneydoğu’yu dini kullanarak olmayınca, barışı kullanarak kazanmak isteyen AKP’ye zaman, uluslararası konjonktür ve ABD yardımcı olmuş, bir süreç başlatılmıştır. Tesadüfe bakın ki, aynı süreçle birlikte, PKK’nın kaynakları da kurumaya başlamıştır. ABD’nin, PKK’nın 3 yöneticisini uyuşturucu kaçakçısı ilân etmesi, mal varlıklarını dondurması, sınır ötesi operasyonlarda kaçakçılardan alınan haraçların engellenmesi PKK’da finansman sıkıntısı yarattı. Kandil Dağı merkezden diğer kamplara tasarruf çağrısı yapıldığı güvenlik güçlerimizce hazırlanan raporda belirtilmiş. Anlaşılan, içerden, dışarıdan ekonomik ambargo uygulanmaya başlanmış PKK’ya. Yani birileri bugüne kadar sürdürdüğü desteği artık vermiyor. Bir örgüt ancak parayla yaşamını sürdürür. Sonra, İmralı’dan sözde komutan talimat verince Kandil, Mahmur Türkiye’ye sökün ediyor. Şimdi, hükümetimiz mi tüm bunları plânlıyor?
Çok anlayışlı, barışsever hükümetimiz, barış coşkusuyla yapılanları eleştiriyor, “Şark kurnazlığı, sorumsuzluk, böyle devam ederse sil baştan yaparız, zafer şovu yapmayın” diyor. Yani yine birilerini suçluyor. Şimdi yanlış nerede? DTP de tehdit istemediğini, ortada bir lütuf olmadığını, Türkiye’nin ihtiyacı olan barışı kutladıklarını söylüyor.
Böyle hassas konularda devlet politika ve süreçleri belirlerken önce yapılana kendisi inanacak, samimi ve tutarlı olacak, karar süreçlerinde katılımcılığı benimseyecek, toplumsal boyutuna ve hassasiyetine özen gösterecek. Evet, haklar konusunda güvenceyi devlet verecek ama bir arada yaşayacak olan toplumun da birbirine karşı sevgi ve saygısını koruyacak anlayışın da tesisi çok önemli.
Taksim’de 1 Mayıs mitinglerinde işçilere karşı barikatlar, biber gazları da olmayacağına söz verebilecek misiniz? En ufak bir gösteride insanları coplamayacağınıza söz verebilecek misiniz? Düşüncelerini ifadeden yargılanan, çeki karşılıksız çıktığı için hapsedilen, irticayı engelleme plânı yaptığı için, Fettullah Gülen’i, AKP’yi tehdit kabul ettikleri için, Atatürk’çü oldukları için, daha ileri gidip, hükümeti devirmek istedikleri için yargılanan, hapse giren, PKK teröründen korktuğu için askerden kaçan, ülkesine gelemeyen, hapse giren birçok insan da aynı muameleyi beklediğinde cevabınız ve telâfi mekanizmalarınız hazır olmalı.
Hadi size kolay gelsin…

Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız