Sulandırılmış savunmalar
Pazartesi, 08 Mart 2010 16:31


Herkesin, her şeyin yalan yanlış bir savunması, karşı çıkışı ya da tamam, peki, olabilir gibi gayri ciddi geçiştirilmesi var. Bu rahatsız edici geçiştirme, çok ciddi konularda, siyasette, bürokraside tüm taraflar tarafından yapılıyor, birçok insan da soruşturmadan konuyu es geçebiliyor, ikna olmak istiyor.
Sorgulama-araştırma yapan, soru soran kişiler ise sevimsiz… Hatta artık bu konuda ast-üst ilişkisi de yok, arkası olan herkes, sorgulanmaktan kurtuluyor. Tersine herkesi sorgulama hakkını kendinde hak görüyor, kendiyle ilgili olumsuz düşünme hakkını sınırlamaya kadar tavrını netleştirebiliyor.
La Fontaine’in dediği gibi “Güçlünün aklı her zaman daha muteber” oluyor. Tabii adaleti de… Hep haklı olanlar da onlar… Haklı olduklarını düşünenler, haksızlığı yapmayı da doğal olarak hak kabul ediyorlar. Ya para ya çoğunluk gücü yeterli… 
Muhafazakâr insanların, etnisiteye, kadına, eşcinsele, cinselliğe bakış açısı ret edilmeyecek katılıkta iken, kendi dünya görüşleri dışındaki yaşam biçimlerine bakışları belli iken, son derece güzel stratejiler izleyerek gerçek fikir, niyetlerini gizleyerek, sabır ve inatla söylemlerini geliştirerek, özgürlükçü, demokrat gibi davranıp, bildiklerini okuyabiliyorlar.
Bunu yaparken; uyaranları “dezenformasyon üreticisi” olmakla, birilerinin etkisi altında kalmakla, oyuna gelmekle suçlayarak, geçmişi hatırlatarak susturmaya çalışırlar. Böyleleri ellerindeki gücü, gerçeği görünmez kılan bir faşizme dönüştürür, uygulamaları hiç olumsuz konuşulmasın isterler. Herkesten kuşkulanır, herkesi sorgular, düşman bellerler…
Mesela, Sulukule bu durum için tipik bir örnek. Aslında ayrımcılık algısını ortadan kaldırabilmek için “Roman açılımı” bizzat Başbakan’ın açıklamasıyla yapılmak zorunda kaldı.
Sulukule’de projenin uygulanacağı bölge tarihi değilmiş. Bu bölgeye villa değil, konutlar yapılacakmış. Tarihi Fatih’te sağlıksız yapılaşma olmuş, sosyal doku analizinde çeşitli demografik veriler çıkmış. Bu verilere göre sadece yüzde 17 roman vatandaş varmış, 620 ailenin 383’ü kiracıymış, diğerleri başka semtlerde yaşıyormuş, evinde kimin oturduğunu bilemiyormuş. Tarihi sokak siluetlerinin korunduğu avam proje, bölge halkının yaşam alışkanlıkları dikkate alınarak hazırlanmış. Hedef, herkesin mahallede kalmasını sağlamakmış. Hane sayısı yeterli olacakmış, kiracılara makul ödeme olanakları sunulacakmış, kiraları ödenecekmiş. Bölge halkının kalkınmasının sadece müzik ve dansla olmasını beklemek ironiymiş, hatta yoksulluğu romantize etmekmiş. Zaten eğlence kültürü 1990’lı yıllarda sona ermiş. Projenin 50 genç kadına dikiş kursu ve gelir, 20 genç erkeğe ahşap kursu gibi sosyal ayakları da varmış…
Hatta herkes ikna olmuş, projeye inanmış, mülkiyet hakları, kültürel haklar, insan haklarına, şehir hak ve hukukuna uygun proje gerçek olacakmış.
Mış da mış… Yani bu muhalif platformcular da kim oluyor? Kent plancısı, mimar, sanatçı vs. Onlar ne anlar böyle projelerden? “Uzlaşmaz provokatörler sizi”… İstanbul’da yaşamanın bedeli ödetilmeyecek mi yani? Kaygısı size mi düşmüş?
Projede seçim yapabilecek olan bölgede yaşayan roman olan ve roman olmayan Sulukuleliler (ki bunlar kendi aralarında ev sahibi ve kiracı olarak ikiye ayrılıyor) ile yaşamayan ev sahibi seçmene sor, Mevcut durum devam etsin m? Taşoluk’a taşınılsın mı? Tarihi ve kültürel dokusuna uygun olarak yenilensin mi gibi sorular sor, seçim sistemi belirle… Yine de demokrasi tam olmasın, uzun, zorlu işler… Güçlü olan, güçsüzü manipüle edeceğine göre hangi demokrasi?
Kentler, zihinler dönüşmeden nasıl dönüşecek? Manisa’da romanlara nasıl davranıldığını gördük. Bursa’da Kamberler boşaltıldıktan sonra, ev verilen hiçbir vatandaşımızın o evlerde oturmadığına, yine alıştığı yaşam biçimine uygun evler inşa ettiğine, hepsinin dağıldığına, ne onların, ne de komşularının birbirlerine alışamadığına tanık olduk. Ama hepsi amaca ve niyete uygun olarak dağılmışlardı. Zaten yerleşik olmaya alışmamış bu insanları, alıştıkları yerlerinden etmek de doğru mu diye düşünüyor insan.
Biz, yeniliği, dönüşümü; yıkmak, yeniden yapmak olarak algılıyoruz. Fikirsel anlamda korumak, yeniliğin önünü tıkar ama çevresel, biçimsel korumak kalitenin, estetik anlayışın, zevkin ve saygının göstergesidir. Gülsuyu-Gülensu projesi gerçek dönüşüm anlayışı olabilirken, Sulukule, belli anlayışın rahatsızlığını ortadan kaldırma projesidir. Kentleri TOKİ vasıtasıyla avamlaştırarak modern kent yarattığımızı mı sanıyoruz? Mahalle kültürü yerini kendi içine kapalı, gizli site hayatlarına dönüştürüyor. Suni şehirler, Dubai’ler yaratınca daha mutlu mu olacağız?
Barselona’da nüfusunun üçte biri roman olan, Bonpastor mahallesinin sloganı “Bonpastor, Sulukule olmasın” imiş. Soylu insanlarımız rahatsız ise, çözümünü bulurlar… Onlar, ulu ve kutludur. Soylu insanlarımızın ortak akla ihtiyacı da yoktur.

Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız