Siyaset şirketi
Pazartesi, 10 Ağustos 2009 09:20

alt

Geçen yazımızda söz ettiğimiz örnek işverende olması gereken özellikler, profesyonelde fazlasıyla olmak zorundadır. Kurum olmak, kurumsal olmak için önce sağlam bireyler olmak gerekir.
Şirket mentorleri genellikle, şirket sahipleri kendilerinin de işverenleri olduğu, her ortağın bu anlayışı kabul etmeyeceğini, dolayısıyla da işi kaybedeceklerini bildikleri ve adaletsizliğe sebep olmamak için, kurumsallığın tam gereklerini açıklayamazlar. Onlar, ancak, Yönetim Kurulu Üyelerini oyunlarla, yarışlarla oyalamaya çalışırlar. Tabii, ayrıca, geçen hafta yazdığımız gibi, örnek işverene bu kadar örnek model profesyonel de bulunamaz. Her zaman doğru ortamın oluşturulması halinde işi gerçek uzmanlarıyla yapmak en verimli ve en doğru olandır.
Aslında, profesyonellerle ortaklar, halkla yönetenler arasında güven sorunu ve çoklu standartlar, tutarsızlıklar yoksa problem de yoktur. Birçok profesyonel için -başarı ve sonuç odaklı olduklarından- işin değer, ilke, kültür, dengeler boyutu çok önemli olmuyor.
Profesyoneller, öncelikle şirkete karşı kendi çıkarlarını korumak, kendi ekiplerini kurarak (kadrolaşarak) oluşan ekip (kadro) gücünden yararlanmak, tepkisiz ve etkisiz ortaklar (vatandaşlar ve kurumlar) yaratmak, geçmiş uygulamaları yok saymak, icraatlarından hesap sorulmamasını sağlamak, çalışan sayısını azaltmak, ciroyu bir şekilde artırmanın ya da artmış göstermenin yollarını yaratmak ve konjonktürel veya birçok etkenle değil de kendi becerisinden daha ucuza mal, kredi, oy temin ediyor algısı yaratarak kendi reklâmlarını yapmak gerektiğini düşünüyorlar çoğunlukla.
İktidar olan siyasîlerin anlayışına ve uygulamalarına ne kadar benziyor değil mi?
Ben buna sisteme ayak uydurmuş profesyonellerin ve siyasilerin tavan yapmış aidiyet duygusu diyorum. Bu o kadar tavan yapıyor ki, bazen hancıyla yolcu, gerçek kahramanla, yalancı kahraman bile karışabiliyor. Önemli olan kurum, ülke vb. olmaktan çıkıp, kişiler sadece kendi geleceği ile ilgilendiği duruma gelindiğinde, artık bütün için yapılacak bir şey kalmıyor zaten… Aynı, Türkiye’yi kim daha çok seviyor, bunun için ulusalcı mı, milliyetçi mi, birinci-ikinci cumhuriyetçi mi, dinci mi, lâik mi, oncu mu, buncu mu olmak gerek ve tabii hangi tarafta yer alırsam bana faydalı olur, ideallerimiz için ne yapsak haklıyız demek gibi… Seçilmiş, atanmış fark etmiyor, ‘gözünün üstünde kaşın mı var’ dersen, ‘ananı da al git’ (ki iyi keşfedilmiş bir sövgüdür) diyebilecek pervasızlığa ulaşabiliyoruz… Eee, ağaların hikmetinden sual olunmaz, bizlerin edebinden sual olunabilir… Kim kimi, neyi, kimden, neden koruyor belli değil. Asıl tehlike hangisi? Herkes, herkesi tehlike gibi görüyor ve doğrusunu yaptığını düşünüyor.
Devlet, millet, şirket aşkı dorukta ve bu aşk; başka kimlikler kullanılarak sivil çıkar odaklarının besin kaynağı oluyor.
Tahammül en çok sınanan özelliğimizdir. Tahammülün bittiği yerde her türlü ilişki de biter. Tahammülü olmayan insanların liderlik özellikleri zayıflar, yaptıkları işten zevk de almazlar. Zevk alınmadan yapılan iş verimli de olmaz. Tahammülünüz belirli insan ve kitlelere karşı olmayabilir. O zaman o ortamda sorumluluk almaktan kaçınılmalı, mümkünse uzaklaşılmalıdır. Eğer tavır gurursa, gururu göstermenin başka yolları vardır.
Örnek iş insanı olabilmenin gereklilikleriyle, örnek siyaset insanı olabilmenin gerekliliklerinin ne kadar benzer olduğuna bir bakalım.
-Toplumsal maliyetleri dikkate alan, adil davranan, topluma karşı sorumluluk duygusu gelişmiş, itibarına önem veren, iletişimi, ulaşılabilirliği güçlü, eleştiriye açık, çok başlı yapı yaratmayan, danışan, yetki ve sorumluluk verebilen, özel işini siyasete karıştırmayan, aile, dost kayırması yapmayan, çevresinin yanlışlarına göz yuman, tutarlı, çok yönlü sorgulayabilen, her yönüyle örnek davranış sergileyen, tüm kültür ve değerlere, özgürlüklere saygılı, şeffaf, cesur, korku üretmeyen, kendi görüşünden olmayana da sabırla yaklaşabilen, hizmet eden, herkese eşit yaklaşabilen, empati kurabilen, baskı ve dayatma yapmayan, çoklu standartlara izin vermeyen siyasilerimizin çoğalması ülkemiz için çok yararlı olacaktır.
Ama iktidardaki hazım sorunu olan herkes sonsuza kadar orada kalacağını, hatalarının olmadığını, kendi doğrularının geçerli olduğunu, makro göstergelerle iyi olduğu sanrısını ve yanılgısını yaşıyor ne yazık ki…
Tüm ülkeler açlık, işsizliğin sosyal patlamalar yaratacağından, şiddetin artacağından ürkerken biz çok rahatız… Bosna-Hersek’te de insanlar çevrelerinde olan biteni nasıl görmezden geldiklerini, nasıl hazırlıksız yakalandıklarını şimdi itiraf ediyorlar. Hep yok sayarak var olma kolaycılığımız… Sorunun kendisini görmezden gelişimiz. Sorun yok olunca, nedeni de kabul etmiyoruz, dolayısıyla biz hep doğru ve haklıyız ya, algılayamıyoruz, anlayamıyoruz o zaman da çözümsüz, yen içinde kalan, halı altına süpürülen sorunlarımız giderek artıyor. Hatta sorunlardan kurtulmanın tek yolunun dinle oyalamak, aile bağlarını güçlendirmek, çok çocuk yapmak vs. gibi görüldüğüne tanık oluyoruz. Her geçiştirme, her geçici çözüm bir başka sorun yarattığı gibi, böyle çözümler, hem sorunu bertaraf etmiyor, hem de başka sorunlar yaratıyor. İnsanlar iş hayatında da rakibin yok olmasıyla var olmayı tercih ediyor. Oysa gerçek rekabet, güçlü rakip, her zaman daha güzel ve verimli işlerin ortaya çıkmasına sebep oluyor.
Her şey bize bir müddet için verilmiştir, önemli olan emaneti doğru ve sorumlulukla taşımaktır. Yeteneklerimiz, aklımız, görüntümüz, paramız, malımız, mülkümüz, şanımız, şöhretimiz, çoluğumuz, çocuğumuzun gerçek sahibi biz değiliz. Ömer Hayyam bu işi iyi çözmüş. ‘Ya işte o gidenler de…’

Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız