|
Dünyada finans sektöründe yaşanan son gelişmelerden, ekonomik politika belirlemelerinde hala deneme yanılmanın sürdüğü izlenimini edinmemek mümkün değil. Bir zamanlar müdahaleci, korumacı, devleti ekonomide aktif halde görmek isteyen Keynesyen yaklaşımlar benimsenirken, daha sonra çok klâsik görülen bu yaklaşım yerini piyasa ekonomisine terk etti. Şimdilerde ise tekrar müdahalecilik, özelleştirilen kurumların devletleştirilmesi gündemde.
Yanlış, doğru iç içe… Problem insani… Sorumluluk duygumuz, ilke problemimiz, zaaflarımız, sınırlarımız, gelişime yatkınlık ölçümüz, takip eksiğimiz…
Özelleştirme ekonomik, siyasi, toplumsal, mali vs. neden ve amaçlarla öngörülmüştür. Yetersiz sermayeye bir çözüm olarak düşünülen özelleştirmeyle kârlılık, verimlilik artırma, savurganlığın önlenmesi, kaynakların doğru ve verimli kullanılması, siyasi partilerin popülist yaklaşımlarının engellenmesi, vergi geliri sağlanması vs. hedeflenmektedir. Bazı İDT (İktisadi devlet teşekkülleri)’nin özelleştirilmesi uygun olabilir. Tekel kırıcı olabilecekse serbest piyasanın işlerliği sağlanarak, tekelci fiyat uygulamasının piyasaya olumsuz etkileri engellenebilecekse KİK (Kamu İktisadi Kurumu) özelleştirilmesi de uygun olabilir.
Ancak, özelleştirmenin adil olması, şartlarının uygunluğunun sağlanması, kuşkuya mahal bırakmayacak şekilde organize edilmesi, öncesi ve sonrası durumun karşılaştırılması, regülasyonu ve takibi en az İDT’nin devlette kalması halinde rasyonel yönetimi kadar zordur. Nitekim, öyle özelleştirmeler var ki zaten işleterek elde edilecek gelirle kendi kârı, kendi parasıyla ödeniyor, yani “kime versen olur” ama birilerine bazı avantajlar da eklenerek verilmiş; bazıları hep aynı kişilere verilmiş, öyle özelleştirmeler var ki, öncesinden daha fazla zarar ediyor, verimlilik sağlanamamış, işletme kapatılmış. Parası halâ ödenemeyen özelleştirmeler, zarar eden özel şirketin kurtarılıp tekrar özelleştirilmesi ve kâra geçmesi söz konusu…
Tekelleşmeyi önleyici ayrıntılı düzenlemeler yapılmadan, fiyat, üretim, yatırım gibi konularda bağımsız düzenleyici kurumlar oluşturulmadan, ülkenin gelişmişlik düzeyi, piyasaların yapısı, gelişmişliği, teknolojinin durumu, gelir dağılımı ve bölgesel gelişmişlik farkları gibi hususlar dikkate alınmadan, kısa dönemde bütçe açıklarını kapatmak için devlete gelir sağlamayı hedefleyen, öncelikleri doğru belirlenmemiş bir şekilde özelleştirme yapılmasının, ekonomide yarardan çok, zarar getireceği, özelleştirmenin finansörlerinden olan Dünya Bankası uzmanlarınca hazırlanan ülke raporlarında da zaman zaman dile getirilen gerçeklerdir.
Gerçekten özelleştirme, rasyonel düzenlemeler ve yönetim denenmeden sadece mülkiyet-performans ilişkisine dayanarak yapılıyorsa çok iyi sonuç alabilmek mümkün görünmemektedir.
Sosyal devlet, vatandaşına iş bulan devlet gibi algılanmamalıdır. Önce girişimciliğe özendirilecek altyapının sağlanması, bu yolla istihdamın artırılması devletten beklenmesi gereken en doğru yoldur. Yani, devletin ekonominin her alanında faaliyet göstermesi, istihdamın artırılması anlamına gelmez. Özel sektörde verimlilik ve kârlılık aranması da doğru bir yöntemdir. Ama prodüktiviteyi vahşice sağlamaya çalışmak doğal olarak insani bir yöntem değildir.
Önemli olan KİK konumunda olan şirketlerin özelleştirilmesi sonucu rekabet piyasasının oluşmasını sağlayacak önlemlerin alınması, ürünlerin kalitelendirilmesi, fiyatlarının optimal olması vs.nin sağlanmasıdır.
Özelleştirmelerde en rahatsız edici durum, yağma, talan vs.ye açık olunması, bundan çıkar sağlanması, amacı aşan tavizler verilmesi, değerini bulmadan yapılan satışlar, kayırımcılık, regülasyonun ve takibin iyi yapılmaması, bazı yerlerde amaca uygun yapılan özelleştirmelerin kalkan olarak kullanılması, “ver kurtul” anlayışının egemen olması, halka arz yerine blok satışlar yapılması olarak gözlenmektedir. Özelleştirmede de her şeyde olduğu gibi ilkeler ve yöntemler önem kazanmaktadır. Hem amacından sapan hem de araç olarak kullanılan özelleştirme anlayışı, tasvip edilmesi mümkün olmayan kötü niyeti ortaya koyar.
Şimdi gelelim kontrol, koruma, müdahale vs. anlayışının nereye kadar doğru olabileceğine… Keynesyen anlayışın neden terk edildiğine… Serbest piyasanın getirilerine…
Aile düzeninden, şirket, devlet düzenine kadar her kurumda takip, kontrol sistemi, kurallar olmalıdır. Bunların olabilmesi için de önce ilkeler, sonra sorumluluk anlayışımız olmazsa olmazdır. Peki, ilke ve sorumluk nasıl gelişir? Kimler doğru ve bilinçli yapılan takibe karşı çıkmaz?
Ailesinde koruma, kollama, müdahaleye muhatap olan hiçbir çocukta sorumluk ve çalışma anlayışı var olmaz ve gelişmez. Sorumluluk verilen insanlar özgürlüklerini doğru kullanmayı, başkalarının hak, duygu ve düşüncelerine saygılı olmayı, işlerini kendileri yapmayı, başkalarından medet ummamayı, sorgulamayı, araştırmayı ihmal etmezler. Görevinin farkında olmayı, hatalarında başkasını suçlamamayı, kendinde hata aramayı, kendi duygu, düşünce ve davranışının arkasında durmayı bilirler. Korunan insanların benlik saygısı düşüktür, gelişemez, çalışırken başarılı olamaz, rekabet yeteneği sınırlı kalır.
Bu anlayış devletler ve ekonomileri için de geçerlidir. Müdahale, sınırlamalar ve koruma global ekonomik entegrasyona engeldir. Tek başına mülkiyet hiçbir şey ifade etmez. Yönetim, denetim yeteneği, niyeti ve çalışması çok önemlidir. Ekonomiye müdahale, kontrol, fiyat kontrolü kalktıktan sonra (sektörümüz hariç) döviz kur ve faiz haddine müdahale yumuşamış, yasak ve kısıtlamalar kalkmış, yabancı sermaye engeli kalkmıştır. Bunun en önemli faydası rekabet yeteneğinin gelişmesi dolayısıyla global ekonomik entegrasyonun gelişmesi olmuştur. Tekel kırıcı ekonomi politikaları her zaman verimlilik getirmiştir. Yeter ki bu politikalar insanların elinde araç haline gelmesin.
Geçenlerde riskli ürünlerde en çok kazanan yatırımcılar arasında olan Lahde Capital’in kurucusu Andrew Lahde’nin, fonunu kapatma kararı aldığını okudum. Lahde’nin kapatma gerekçesi çok ilginç. Veda mektubunda bankacıları “geri zekâlı” olmakla suçlayan Lahde, bu bankacıların çocuklarının kolej masraflarını ödeyebilen aristokrat ailelerden çıktığını, hepsinin Yale’de üniversite okuyup, Harvard’da master yaptığını, onların tahminlerinin tersini yaparak milyonlarca dolar kazandığını, şimdi bu paraları yemek için oyuna veda ettiğini, aldığı eğitimi hak etmeyenler veya iyi bir eğitim almış gibi görünenler sayesinde iyi kazandığını ve bu yöneticilerin aristokrat tavırları sayesinde yaratacağı krizi de önceden tahmin ederek önlemini aldığını belirtip “Tanrı Amerika’yı korusun” demiş.
Ne diyelim, kendini iyi pazarlayan insanlar Amerika’yı bile bu hale getirdikten sonra Allah hepimizi sorumsuz, ilkesiz, geri zekâlı insanlardan korusun… Sonuçta herkes lâyığını buluyor. Aklını kullanan sorumluluk sahibi insanlar önlemini alıyor. İnsanların geri zekâlı olması için ille iyi eğitim almalarına, aristokrat olmalarına ihtiyaç yok. Helâl süt meselesi…
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|