Oy Madımak!..
Pazartesi, 05 Temmuz 2010 11:08


Türkiye’de insanlar nedense hep kolay elde ettikleri hakları kazanılmış kabul edip, hak etmeden bu hakları sahiplenmek, bunun doğru olduğuna inanılmasını doğal olmayan yollarla kabul ettirmek, kendilerine de güvenilmesini istiyorlar. İşte problem burada.
Ünlü sosyolog Şerif Mardin, Türkiye’nin toplumsal gerçeklerini açıklamaya çalışırken ‘mahalle baskısı’ olarak ortaya yeni bir kavram çıkardı. Daha sonra da bu kavramı daha açıklayıcı hale getiren ‘muhafazakâr mahalle’ , ‘Cumhuriyet okulu’ kavramlarını geliştirdi.
Cumhuriyet, gerçek kaynağı ve dayanağı olarak gördüğü aydınlanmayı yeterince kavrayıp üretemeyince ve geliştiremeyince, dinsel düşünce de sığ kalınca bugün yaşanan gerçekler kaçınılmaz oldu. Kuruluş felsefe ve ilkeleri, adeta içinden insanı ve özgürlükleri ayıklayıp, insana uzak bir katı anlayışa dönüştü.
Cumhuriyet okulu idaresi neyse, mahalle cami imamı da o düzeyde oldu. Düşünme, düşünce özgürlüğü olmayan yerde, iyi, doğru ve güzelin tartışılamadığı hallerde ne Nietzsche ne Kant yetişebilir. Yetiştirmek isteyen, aydınlatmak isteyenlerin zulüm gördüğü, caydırıldığı ortamlarda da insanların değişim ve gelişim yaşaması beklenemez.
Korku ve baskılar yaratılır, karşılıklı suçlamalar olursa, tartışma ortamı yaratılamazsa hiçbir felsefe gelişemez. Bireyleşemeyen, çeşitlenmeyi hoş görmeyen, liberal özgürlük fikrine ulaşamayan her iki taraf da aslında baskıcı, korku salıcı olma, gelişime, değişime engel olma konusunda birleşiyorlar.
Bizde nedense demokrasi; otoriteyi bölmek, paylaşmak olarak algılanıyor, hem paylaşım isteniyor, hem de istenmesinden korkuluyor, öyle bir paradoks çıkıyor ortaya…
Konuşmanın, ifade etmenin yasaklandığı, korkutulduğu, hele beklentisi olanların susmak, güçlünün yanında görünmek zorunda hissettikleri durumlarda kişilikler zarar görüyor, yaratılan bu ortamdan yanlış yapmak isteyenler faydalanıyor, yaratılan güç de bunu kötüye kullanıyor, müthiş kaotik bir ortam yaratılıyor.
Doğruyu söyleyenler, yanlışları ifade edenler haksız yere cezalandırılıyor, bundan faydalananlar çeteler oluşturuyor, herkes “ali kıran baş kesen” oluyor.
Kimse, “Sen kendine güvenmiyor musun, herkesin konuşmasından kendine güvenen korkmaz” demediği gibi; takipsizlik başlıyor, nasılsa yanlış sorgulanmıyor, yanlışa ceza verilmiyor, her şeye “olabilir” anlayışıyla yaklaşılıp göz yumuluyor. Her şey yapanın yanına kâr kalıyor yargısı oluşuyor ve adalet duygusu zedelenip kurumsal ruhta çöküş yaşanıyor.
Sonuç, insanları yıldıran bir anlayışın egemenliği oluyor.
Anadolu’da bir Cumhuriyet öğretmeninin, Osmanlı imamına neden yenildiğini “Sivas Katliamı” kurbanı Metin Altıok’u örnek göstererek anlatmış bir yazısında Can Dündar…
Yokluklar, sarılık salgını içindeki Bingöl’e felsefe öğretmeni olarak atanan Metin Altıok, kaçırılan, kaçan, istifa eden öğretmenlere inat, kahrını şiire dökerek tutunmaya çalışmış.
12 Eylül’den sonra ilerici öğretmenler sorgulanıp eziyet görmeye, derste güncel konulara girilmeme konusunda uyarılmaya, suçlamalara rağmen dayanmaya çalışan Altıok, Karaman İmam Hatip Lisesi’ne atanıp felsefe okutmak yerine, okulun tam kadro namaza gittiği cuma günü nöbetçi öğretmeni yapılınca istifa etmek zorunda kalmış.
Sonra da konusu daha çok ölüm olan, yanmak, yakılmaktan söz ettiği şiirler yazmış. Derin acıların sahibi bu insan sanki kaderini de bilmiş. Onun için çok yaşamak değil, istediği gibi, üreterek, düşünerek yaşamak daha önemliydi muhakkak.
5 yıl sonra da Sivas Madımak Otel’de katliamda yanarak öldü. Halkı, idarecisi, herkesin sorumlu olduğu, unutulmaya, unutturulmaya çalışılan bu olay, onun yakıldığı umutsuzluk değil, yaktığı umut ateşini sürdürecek şekilde her yerde anılıyor. Böyle insanların misyonuna her zaman birileri sahip çıkar, ateşleri hep yanar.
Doğan Hızlan, Altıok’un derindeki katmanları ortaya çıkaran bir şair olduğunu, iyi şairlerin yakılsa da her zaman okunduğunu, unutulmadığını belirtmişti bir konuşmasında…  
Gerçekten, insanlar, kurban edilseler de sonunda hak ettiğine ulaşabiliyor. En azından görevlerini yapmanın veya devredebilmenin huzuruyla uyuyorlar.
‘Bir yarım umuttur elimizde kalan
Göğüslemek için karanlık yarınları’

Sena Kaleli'nin Tüm Yazıları İçin Tıklayınız