| Neyi aştık? |
| Pazartesi, 03 Mayıs 2010 13:33 | |||
![]() Geçen hafta Bursa için olduğu kadar, Türkiye için de mücadele azmi, yılmayan sağlam duruşu olan bir önemli araştırmacı ve siyaset adamını başka bir mücadele boyutuna uğurladık. Kendinden emin, gittiği yolu saptırmayan, herkeste çekinme hissi uyandıracak birikim ve ağırlığıyla keskin kılıç gibi kalemi olan bu insan, ardında bu birikimini başkalarına aktarmaya yarayacak eserler ve ak bir ismin takipçilerini, geliştiricilerini bıraktı. Işığı, aydınlığı oradan da yansıyacaktır… Yılmaz Amca’nın yaptığı işlerin çokluğu ve önemini anlatırken bile insan ister istemez bir usta gibi net ve kısa ifade etmeye zorluyor kendini. İşte bu bile onun misyonunu gerçekleştirebilme gücünü ortaya koyuyor. Bu aralar, her insan, her kurum, her olay beni çok düşünmeye zorluyor. İnsanların neyi, neden yaptıkları, kendilerini sorgulamamaları, her aşılan konunun yöntemsizce veya klâsik anlayışla aşılmasının ya da gerçek nedenin ortadan kalkmamasının, yapısal sorunların giderilememesinin bizleri yapabileceklerimiz konusunda ne kadar engellediğini görüyorum, gözlüyorum. Gelelim 1 Mayıs kutlamalarına… Emekçiler tarafından dünya çapında resmi tatil günü olarak kabul edilen kutlanan; birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günü olan 1 Mayıs, Türkiye’de ilk kez 1923’te resmi olarak kutlandı. 2008 Nisan’ında Emek ve Dayanışma günü olarak kutlanmasını TBMM kabul etti. Nisan 2009 tarihinde TBMM'de kabul edilen yasa ile 1 Mayıs resmi tatil ilan edildi. Sendikalar bir araya gelemedi, birlik sağlayamadı, Taksim meydanı kutlamaya kapatıldı, açıldı vs. derken, yasakçı zihniyetten vazgeçildi. Nihayet 1 Mayıs kutlamalarına, Taksim meydanına engellemeler kalktı, izin verildi. Nedense geçmişte olduğu gibi tedirgin, hınç dolu, hırçın insanlar yok olduğu için, polis, gaz, cop kullanmıyor, insanlar da taş sopa kullanmıyor. Bu arada değişik bir anlayışla, yöneticiler “biz de emekçiyiz” dediği için olay çıkmadı yorumu da var… Allah, Allah eski önlemler, barikatlar da yok. Eskiden ihbar geliyordu, şimdi gelmedi herhalde. Korkuları da, tabuları da karşılıklı aştık. Birileri birilerinin yıpratılması için provokasyon yapıyorduysa, herkes o birileri olamaz mı? Bu senaryoları ve provokasyonları, işbirliği yapılan yurtdışı bağlantıları birbirimize düşürecek şekilde iyi kurguluyor diye düşünemez miyiz? Yoksa çok mu abartırız komplo teorilerini? Ama ardından söylenenlerden, bu işi de birilerinin üstüne yıkıp, kendi yasakçı zihniyetlerini iyi geçiştirdiklerini görüyoruz. Yapısal sorunlarımızı, hassas, paylaşan, şeffaf anlayışımızı çok iyi bilenlerin en iyi uygulamaları bu; yaramıza parmak basmak... Psikolojik şiddet çok güzel uygulanıyor. Eğer bazı iddialara konu edilen; provokasyonlar ordunun kontrolünde ise, kendi kontrolünde olan bu duruma rağmen, 1981 yılında Milli Güvenlik Konseyi resmi tatil günü olmaktan çıkarıp, kutlanmasına neden engel oldu diye düşünmek zorunda hissediyorum kendimi… İnsan hakları, emek ve demokrasiden yanaymış gibi görünenler, karakol baskınlarında ihmal arıyor, iş kazalarında, tren kazalarında, sel felaketinde vs. duyarsız kalabiliyor, duyarlı olana da ağzı köpürüyor. İş bulamayanlara değil, iş bulanlara bakın mantığını öne sürüyor. Anayasanın 90. maddesi bağlamında bağlayıcı olan uluslararası sözleşmeler ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin karalarıyla varlığı tanınan "toplu sözleşme ve grev hakkı" yeni anayasa taslağında ne yazık ki güvenceye kavuşturulmamaktadır. Hatta grev hakkına fiili engeller getirilerek toplu sözleşme hakkı da engellenebilecektir. Hoş, artık çok fazla memur da kalmayacak, her şey özelleşiyor. Devlet de özelleşebilir. Görüş toplama süreçleri bir demokrasicilik oyunu gibi her defasında oynanıyor, örgütlü toplum iktidarın politikalarının figüranı haline getiriliyor. Askeri-bürokratik vesayeti azaltmanın yolları aranırken, kısmi olarak çoğunluk partisinde yaşam bulan yürütme gücü artırılıyor. AKP’nin kendi varlığını koruma altına alan çoğunlukçu demokratik bir süreci yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Bir anayasanın zihniyetinin demokratik olması başta mevcut Anayasa'nın mağdur duruma düşürdüğü, ötelediği toplumsal kesimlerin katılımını öne çıkaran, bu kesimlerin temsilcilerin sürece aktif bir biçimde katıldığı bir çoğulculuk anlayışının benimsenmesi gerekirken, bu anlayış, bir türlü mağdur konumundan çıkmayan görüşün lehine kullanılıyor. Emeğini, adaletini esirgemeyen, haklara saygı duyan herkesin bayramı kutlu olsun… Sena Kaleli'nin Tüm Yazıları İçin Tıklayınız
|

