Neresin tutsak?
Pazartesi, 11 Ocak 2010 16:25


Herkes, genel anlamda bir şaşkınlık, umutsuzluk içinde. İnsanlarda, yaşamın neresinden tutsak, nasıl sarılsak, tutunsak kaygıları had safhada…
Hayatımda her zaman bir çıkış yolu olduğunu, paniğin hiçbir faydasının olmadığını düşünmüşümdür. Daha çok genç yaşlarda, yaşamın zıtlıklardan oluştuğunu keşfetmiş, hele Tagore’un “Hayat içinden daima yeni nağmeler çıkan bir flüt gibidir, hayat ağır bir yük değildir, yolumuz zaten uzun sürmeyecek” sözünden çok etkilenmiştim.
Bunun üzerine çok düşünmüş, her kötü günün ardından, başka bir güzel günün geldiğini gözlemlemiştim. Yıllar sonra, Kuran-ı Kerim’de Al-i İmran suresinde, felsefe ve kişisel gelişim kitaplarında bunları okudukça ayakta kalabilmenin yolunu doğru keşfetmiş olduğuma karar verdim.
Bu bilinçsiz yeterlilik, başka zaman ve konularda aldığım kararlarda, yaptığım işlerde seçtiğim yöntemlerde de daha sonra okuduklarım ve deneyimlediklerimle örtüşünce, bakar kör, uyurgezer, dondurulmuş et gibi olmadan yaşamı hissetmenin, düşünmenin önemini daha iyi kavrar oldum.
Okumak, hatta yazmak insana çok şey katıyor. Ama bazı insanlar okumadan da yaşamın özünü iyi kavrayıp, düşünerek gelişebiliyorlar. Bu insanlara nasıl böyle bir felsefeye ulaştıklarını sorduğunuzda “ben kendimi iyi tanıyorum, böylece insanları iyi tanıyor ve anlıyorum” cevabı alıyorsunuz.
Belki böyle insanlar, kendi kendini tekraren yaşıyor ama “ne yaptın, nereye gittin, ne yedin, ne aldın, kaça aldın,  beni seviyor musun”  gibi tekrarlanarak tüketen sorgulamaların, kendi katkımız veya başkaları sayesinde elimize geçen değerlerin kaybedilmesi korkusu ve koruma içgüdüsünün yanlışlığının bilincindeler. Bir yandan da yaşamı sorgulama ve gözlem yeteneklerini geliştirmeyi becerebilecek yetenekleriyle öne çıkmayı beceriyorlar.
Daha önce yazdığım bir yazıda Goethe’nin “İnsan kendini yalnızca insanda tanır” sözünün yanı sıra ben de “İnsan, insanı kendinde tanır” demiştim. Bu doğaçlama, felsefe yapanların savını da psikolojide sözü geçen yansıtma yöntemini de doğruluyor. 
Gittiğim tüm ilçe ve köylerde insanların kurdukları bağlantılar, akıl yürütme biçimleri, farkındalıkları beni hayrete düşürüyor. Genel kanı bu insanlar bilinçsiz, yetersiz, doğru karar veremez, onun için demokrasi de olamaz yönünde olarak belirmiş.
Oysa insanların uzağında kalınır, onlara ulaşılamaz, dokunulmaz, ihtiyaçlarına kayıtsız kalınır, kendilerinden olmadığınız hissi verilirse onların tercihlerinin onları da yanıltıcı olabileceğini düşünüyorum. Bu tercihler bizim kaderimizi belirlediğine göre, biz bir yerde eksik kalıyoruz demektir.
İnsanlar, kendi farkındalıkları ve saptamalarını yukarılara taşıyamamanın, ulaşamamanın endişesini taşıyor. Yukarılarda yer etmek için, yeterlilik ölçüsünün ne olduğunu anlamadıklarını, sadece ihtirasın yeterli olmadığını çok güzel ifade ediyorlar. Hatta Oğuz Atay’ın dilimize kattığı “kifayetsiz muhterislerin” tanımlamasını kullanarak, onların kuru yarışlarla kurumlara, topluma verdiği zarardan bahsedebiliyorlar.
Yani, kendi eksiklerini fark edip, destek bekleyen insanlar; kendi eksiklerini görmeyen ve pişkinlikleriyle rahatsız edenlerin, ya dere tepe dümdüz, başkalarının çabalarına ortak olarak ya da hak etme kalıplarını yüksek tutarak bir yerlere gelmeye çalıştığının bilincindeler.
Bunları bir arkadaşımla irdeledikten sonra, arkadaşımdan “evreka, evreka” diye bir mail aldım. Bu arkadaşımın mailinde bu saptamanın bir araştırma sonucu Dunning-Kruger sendromu olarak literatüre geçtiği ve araştırmayla ilgili bilgi vardı.  Tabii, bu konu çok geniş bir konu olarak daha sonra irdelenebilir güzel bir konu… Artık, yazımı kısa kesmeyi, konuları iç içe geçirmemeyi öğrenme gayreti içindeyim.
Sorgulamak ve kendimizi tanımak deyince;  ister istemez insan, “neresini, neresini, her yerini” diyor.   

Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız