| Neler oluyor? |
| Pazartesi, 21 Aralık 2009 14:01 | |||
![]() Yani gazeteler veya haberler gerçek mi, inanayım mı diye düşünmeden edemiyorum. Toplumsal barışa bir şeyler mi oluyor? Yoksa zaten yoktu da numara mı yapıyorduk? Bunu bilenlerin gösterdiği yol, onların da isteğiyle plânlı bir şekilde mi bu hale geldi? Ne bileyim, Başbakan öyle bir konuşuyor ki, sanki biz bilerek bu noktaya getirdik mealinde ifadeler insana böyle kuşkucu senaryolar ürettiriyor. Komple komplo teorileri… Bu nevi savaş stratejileri de, bu stratejileri okuyarak uygulayan egoların fena ayağına dolanıyor… Her taraf da birbirine karşı eylem plânı var, hepsi de kendininkini doğru, haklı ve meşru görüyor. Her ikisinin de özünde gerçek demokrasi, hak ve özgürlüklere saygı içselleştirilemediği, egemen olma fikri baskın olduğu için, gelin-kaynana kavgasına benziyor. Benim dediğim doğru, ben biliyorsam, ben diyorsam mesele yok, kazık da yenebilir, zarar da edilebilir, yanlış da yapılabilir… Kontrol bende… Aslında kimse hiçbir şeye egemen ve engel olamayacağı halde, bir kontrol paranoyası söz konusu… Belli ki tüm kurumlara egemen olmanın, birbirini bertaraf etmenin, etkisizleştirmenin yolları aranıyor, yarışı yapılıyor. Bunun yöntemi, ihbarcı, itirafçı kullanma, dinleme gibi karşılıklı güven duyulmaması anlayışına uygun olunca da sonuç çok güvenilir ve inandırıcı olamıyor. Tıpkı, korucu sistemi ve silâh dağıtma yönteminde olduğu gibi, barışı daha da tehdit eden, kontrol edilmesi zorlaşan bu nevi yöntemler, elimize, ayağımıza dolanıyor. Sonuçta, insana değil, güce hizmet eden, haklının değil, güçlünün haklı olduğu bir düzen yaratılıyor. Barış sever, insan sever, insana değer veren anlayışı olduğunu iddia edenlerin nelere sebep olduklarına bir göz atalım: Türkiye’de plânsız yapılaşma sonucu sel felâketleri, önlemsiz, denetimsiz özelleştirmelerin doğal sonucu grizu patlaması, Dolapdere yangını, sınır ötesi operasyon izinleri, Tuzla’da halâ ölümlerin sürmesi, krizde iş güvenliğinden tasarrufa göz yumma anlayışına karşın; Kopenhag’da insanlığı sınayan, sınırlı kaynaklarla, sınırsız büyüme isteğinin, insanın aç gözlülüğünün sorgulanması… Artık dünya yeni bir hayat tarzı belirlemeye çalışırken, biz yine onlardan geride kaldık… Her yaptığımız iş de bir başkasının hayatını düşünmemiz gerekirken, iklim değişikliğini inkâr taktikleri, gizlilik süreçleriyle, aymazlıkla dünyanın sonu gelecek… Ya da insanlar Kopenhag’da olduğu gibi, büyük bir dayanışma içinde, olağanüstü organizasyonlarla sivil dinamikleri harekete geçirecek ve “adalet tufanları” yaratacak. Tutuklanan, sorun yaşayana hukuki destek de var orada… ABD, kıt kaynakların bilincinde, güya çare için kaynak ayırıp, Türkiye gibi, bundan nemalanmaya çalışanları sömürmenin bir yolunu bulmuş görünüyor… Biz de herkesin üstünde baskı var… Sivil cunta iş başında… Sıkıysa eylem yap, konuş. İşinden olursun, biber gazı olmazsa olmaz, başka cezalara tabi tutulabilirsin… Yönetenlerde egemen olan bu sonuna kadar aymama, uyarılara kulak asmama, kuru hırs ve inat, bildiğini okuma, kendini beğenmiş, umursamaz, ne yaparsam doğrudur hali, adeta tüm kurumlara da sirayet ediyor. Çareyi insanlarda arayan, onların kölesi olan, birilerini efendisi olmak gibi gören zihniyetler özgürleşemeyeceğine göre, asıl aranan özgürlük ve demokrasi de değil… Ekonomik sorunlarımızı göz ardı edebilmenin yolu, istenmese de barış, özgürlük, demokrasiyle oyalanmamızdan geçiyor. Tekel işçisi, itfaiye eri, memurlar, eczacılar, işsizler ki bence gerçek sayısı 5-6 milyonu bulur, herkes iş, aş, eş ve haklarının peşinde… Bu sırada, zihinsel bölünme ve ayrışma da ortaya çıktı. Mesele, insana verilen değerin inandırıcı olmasında… Fettullah Gülen öğretileri vs. de insanın aç gözlülüğü ve nefsini terbiye etmiyor. Halâ, din yoluyla, halâ, gizlilik yöntemleriyle, halâ cumhuriyet değerlerine sığınarak, halâ duygu sömürüleriyle, halâ bildik anlayışlarla bu sorunları çözemezsiniz. Aslında herkesin kaç okka ettiğini, ne olduğunu herkes değerlendirebiliyor. Halkın gözü önünde yaşanan kısır çekişmeler, adrese teslim göndermeler, gelinen noktada yaşanabilecek şeyler olarak görünse de, bu durumu yaşayan herkes için yabancı olmasa da, yine de herkes rahatsız oluyor. Söylenen daha kayda değer konuşmalar yerine, nedense bu konuşmalar ilginç geldiğinden olsa gerek, daha fazla basın ve medyada yerini alıyor. Halkın bağrı yanık, sinesi kabarık… Yine de çare görülüyor, sine-i millet, Aç-kapa anlayışımız beni ediyor illet… Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|

