| Mutlak sorgulama |
| Pazartesi, 31 Mayıs 2010 12:48 | |||
![]() Nedense hiç kimse temel sorunu çözmeyeceğini düşünerek mutlak sorgulamalar yapmak istemez. Sahici isyanlar aslında sorunların köküne inilmesine, cerahatlerin akıtılmasına neden olur. Tabii bunun için de cesaret, sabır, çaba gerekir. İşte bu sorgulamaları kendi içinde samimiyetle yapabilenler, farklı olanla mantıklı zeminlerde tartışmayı becerebilenler, iletişim kurmayı, şeffaf olmayı becerebilenler, savunmaları daha güçlü, bölünmesi daha zor yapılar oluşturuyorlar. Dostoyevski ‘dünya yüzünde bir tek çocuk acı çekiyorsa, Tanrı yoktur’ sorgulamasını yapabilmiş. Her kurum kendi içinde demokrasiyi benimsemediğinde, kendi mensuplarını baskı ve dayatma altında tuttuğunda, kendi için istediğini, başkalarının hakkı olarak teslim etmediğinde, başkalarının haklarına kayıtsız kaldığında, kendi isteklerinin haklılığını savunamaz. Peki, Allah insanları kaderleriyle baş başa mı bırakıyor? Oğuz Atay’ın da ‘Tutunamayanlar’ kitabında dediği gibi, bazı durumlarda ‘Allah bile susuyor mu’? Örneğin, maden kazaları, tren kazaları, tersane kazaları, iş kazaları tümüyle kader mi? Sadece tek suçlu bulunup geçiştirilen her olay yeniden yaşanınca buna KADER diyebilir miyiz? Ancak, her yapılması gereken yapıldıktan sonra akıl, vicdan, insaf ve izanla önleminizi aldıktan sonra teslim olmaktan başka yapacağımız bir şey kalmaz, o zaman “kaderden kaçılmaz”. Eğer, gerçekten kaderinizde varsa bu önlemler de çare olmayacaktır. Dünyaya gelen herkes, tutunabilirse yaşıyor. Tutunabilmek de epey çaba, mücadele, gayret istiyor. “Armut pişip ağzımıza düşmüyor”. Ama genlerimde varsa kaderimde de vardır, sal bayıra Allah kayıra yaparsanız, ister kayırır, ister kayırmaz… Farklı görüşlere sahip olunan demokrat toplumlarda anlayış farklılıklarının yaşanması doğal da, ortak çıkarlarda, vicdanımıza seslenen durumlarda dahi aynı iradeye sahip olunmayacak noktaya mı geliniyor? Bir tarafın mücadelesi, diğer tarafın isteksizliği ve hesapları karşısında yok oluyor. İnsanlar, yanlış olduğunu düşündüğünde dahi sessiz ve tepkisiz hatta çaresiz bırakılıp, kaderine razı hale getiriliyor. İşte asıl, hak, hukuk ve özgürlüklerine sahip, çabasını esirgemeyen, sınır ve ölçülerini başkalarını da, şartları da düşünerek koyabilen bir toplum yaratmak konusunda hepimize görev düşüyor. İnsanlar, neden sorgulamaz, hesap sormaz? Her şey neden görmezden, bilmezden, anlamazdan gelinir? Başımıza iş açmaktan mı hoşlanmayız? Nedense hep “başımıza icat çıkarma” denile denile toplumumuzdan hiç icat çıkmaz hale gelmişiz… Meselelere ancak bize zarar verdiğini çok somut görürsek mi sahip çıkarız? Ya da ille acı çeken kendimizden mi olmalıdır? Herkes eziliyor, acı çekiyor ama ezilenler diğerinin ezilmesinden yana tavır koyuyor. Herkes, avantajlı ve söz sahibi olmak hatta işine gelirse tepki göstermek istiyor. “Devlet zulmü gören her kesim, bir diğer ezilene karşı kendisi de devletmiş gibi davranıyor. Kendi derdi olduğunda bilinciyle karşı çıkıyor ama başkasının derdi olduğunda bilinçaltındaki devlet konuşuyor” diyor A.Altan. Güç insanın eline geçmeye görsün anlaşılan… Kürt, Alevi, Sünni, sağcı, solcu vs. tüm kesimler kendi derdini ortaya koyuyor, öbürününkine saygılı olmuyor. Başkalarının derdi bizi ilgilendirmeyip, umarsızca hareket ettiğimiz sürece zulüm sürer. Aymaz, vurdumduymaz, sorumsuz, doyumsuz yöneticilerinkine benzer insani ve vicdanî zaaflara, çifte standardın getirdiği savunma zafiyeti de eklenince sivil inisiyatif sorumluluk almak konusunda yetersiz kalıyor. Maşallah dertsiz kaya dibi gibi sonuna kadar da aymayan toplum herkesin işine geliyor. Herkes birbirine karşı katı önlemi benimsediği sürece bu işin içinden çıkılamaz. Bir grup, kol kırılır, yen içinde kalır anlayışıyla, herkesi çıldırtacak kadar yanlış örtme, aklı sıra dayanışarak güçlenme ve devekuşu kabare oyununa devam ederken, diğer grup, kendi içinde objektif olabilmeyi aşan bir tutumdan zarar görüyor. Tabii her oyunun, sahici olmayan tutumların bir sonu var. Herkes mağdur, herkes kendine özgürlük ve anlayış istiyor. Ama hep var olan acımasızlık ve çifte standart önümüzü kesiyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor, yöneticiler de bildiğini işlemeye devam ediyor, her devrin kârlı çıkanı oluyor, KADER bildiği yolda ilerliyor… ÇARE sizsiniz… Sena Kaleli'nin Tüm Yazıları İçin Tıklayınız
|

