Marjinal insanların fantazisi
Pazartesi, 08 Şubat 2010 18:00


Evet, böyle dedi Sayın Halil Ağa, çevreciler için, Bursa Sivilay’ın Bursa Ovası’yla ilgili düzenlediği panelde…  Daha doğrusu, eskiden böyle düşündüğünü, şimdi ise Yenişehir ovasında yapılmaya çalışılanları ve onların bedellerini düşündükçe, kendini geleceğe karşı daha fazla sorumlu hissetmeye başladığını, yükselen trendin de çevreye duyarlılık olduğunu ifade etti.
Ancak Halil Ağa kadar hızlı bir aksiyonu kentimiz gösteriyor mu?  Bursa, Yenişehir, Karacabey, Mustafakemalpaşa ovalarının içinde kurulan yerleşim alanlarının hâlâ plânsızlıkla, parsel bazında imar tadilatlarıyla, Erdem Saker zamanında hazırlanan çevre düzeni plânı ve Ova Koruma Protokolü’nü ihlâl ederek talan ediliyor olması çok üzücü…
Gittiğim tüm köylerde, halktan ve yapılanlardan edindiğim izlenimin; halkı tarımdan koparmak, göçe zorlamak, o arazileri satmak olduğunu çevremle paylaştım.
Her konuda talancılara, yanlışa göz yummak, uyumlu olmak, aksi marjinal olmak, hatta edepsiz olmak mı demektir?
Nedense, herkes, dünyayı bekleyen tehlikenin, açlık, susuzluk ve enerji sorunu olduğunu görmezden geliyor. Görenleri de marjinal olmakla suçluyor. Tabii, bu görmek istemediğiniz tüm gerçekler için geçerli bir anlayış…
Üretim faktörleri, doğal kaynaklar (toprak, doğa), sermaye (teknoloji), emek (iş gücü), girişimci birbirlerini yok etmeden üretimi sürdürebilirler, birbirlerine karşı sorumluluk ve duyarlılıkla, paylaşımı doğru gerçekleştirirlerse, tehlikeyi büyük ölçüde bertaraf edebiliriz.
Ben bu konuda en çok, kadın ve genç girişimcilerin duyarlı olmalarını ve kendilerinden beklenmeyen performansları göstermelerini bekliyorum… Onlar, bu konuda kendi bilinç, irade ve duyarlılık ve sorumluluklarının farklarını ortaya koyacaklar diye düşünüyorum.
Gelişmiş ülkeler, kendini küresel ısınma ve risklerine karşı hazırlıyor ve plânlamalarını yapıyor.
Yaşam tarzlarını buna göre belirleyen yabancılar, Türkiye’den toprak, mülk almaya çalışıyor! Panelde Ziya Güney Başkanımız, çok dikkatimi çeken bir konuya değindi. Batıda yerel yönetimler arazilerin yüzde 25-50’sini kontrolünde tutuyormuş. Bizse yok pahasına satıyoruz. Şu anda en kolay finansman çözümü olan bu özelleştirme mantığı, gelecekte başımıza çok dert açacak.
2,947 belediyenin 226’sında kanalizasyon, 269’unda arıtma tesisi bulunduğunu öğrendik panelde. Bu rakamlar, toplam nüfusun yüzde 30’u, toplam belediye nüfusunun yüzde 40’ını kapsamaktaymış. 
Kentimiz ve yakın çevresindeki 14 OSB’den 7 OSB’de arıtma tesisi yok… Yağmur suyu kolektörlerinin ayrılması, havza plânlaması, sulama teknikleri ve ilkelerinin geliştirilmesi… hepsi çok önemli önlemler… Bu tür panellerde bizler bilgileniyoruz, zaten ilgilenenler geliyor. Önemli olan, halkı nasıl bilgilendireceğimiz… İşte burada asıl meselemiz olan halkı bilgilendirmenin önemi de ortaya çıkıyor.
Bu arada, bu hafta dikkatimi çeken bir diğer konuyu da paylaşmadan geçemeyeceğim. Mine G. Kırıkkanat’ın, “Bir Gün Gece” adlı bilim kurgu romanında yazdıklarının Haiti’de gerçekleşmesi, H. Şahin, Y. Aldoğan ve M. Aşık’ın bu fikri takip etmeleri konusundaki dikkatleri üzerine yazdığı yazısı hayli ilginç… Bu konuları bıkmadan, usanmadan yazan, söyleyen, uyaran insanların varlığı kadar, bunları atlamadan bağlantı kurabilen insanların varlığı da çok umut verici…
Gerçekten, Kırıkkanat’ın dediği gibi, “önlerini görmekten aciz, arkalarına bile bakamayan”, uyarsan da fark etmeyen, tersine seni uyardığın için yargılayan, hatta çıldırtan o kadar çok aymaz var ki…
Haiti’de meydana gelen deprem kadar, deprem sonrası yüzleşilen açlık ve nedenleri de iyi görülmeli, okunmalı…
“Pakistan mı olacağız, İran mı derken, asıl büyük tehlike, Marmara bölgesini vuracak büyük bir deprem sonrası Haiti gibi olacağımız kesinlik kazandı” diyor. Türkiye çok zengin ülke, Haiti gibi olmaz diyenleri, orada bu noktaya nasıl gelindiğini bilmemekle suçluyor. Haiti’nin sonunu, Amerika ve çokuluslu şirketlerin tarım, ithalat ve ihracat politikalarının getirdiğini, aynı politikaların aynı egemen güçler tarafından Türkiye’de de uygulandığını söylüyor.
Türkiye’de “kuş gribi” bahane edilerek, köy tavukçuluğunun yok edilmesi şekilde, Haiti’de de “domuz vebası” bahane edilerek, yerel domuzlar itlaf edilmiş. Elinde sanayi tipi domuz fazlası olan ABD, Haiti’nin ekonomik ve ekolojik koşullarına uygun, üretim fazlası mangoyla beslenen domuzları elindeki daha ağır, verimli denen beyaz domuzlarla, 2-5 dolar ödeyerek değiştirmiş. Buradan politikacılar kazanç sağlamış…
Ama sonra ne olmuş? Mango yemeyen domuzlar, mısırla beslenmeye başlanmış, mısırın içine konması gereken antibiyotik ve yapılması gereken aşı da ABD’den ithal edilmek zorunda kalınmış. Gümrük vergisi kaldırılarak bu ürünler ucuzlatılmaya çalışılsa da küçük üreticilerin gücü yetmeyince, domuzların tümü telef olmuş…
Mangonun fazlasını ne yapacaklarını bilemeyince ağaçları kesip odun kömürü yapmaya başlayınca, toprak erozyonu,  kente göç, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk kaçınılmaz son olmuş.
Haiti, günümüzden sadece 20 yıl önce, gıda ihtiyacının tamamını kendisi üreten bir ülkeydi.
Deprem olduğunda ise gereksindiği temel gıda maddelerini başta pirinç, yüzde 80’ini ABD’den ithal ediyordu. Ektiği mısır, buğday gibi hububatın tamamı da çokuluslu şirketlerin GDO’lu tohumları...
“Haiti, önce tarımı bitirilerek çökertildi. Adayı deprem yardımı bahanesiyle askeri anlamda işgal eden ABD, aslında başladığını bitiriyor. Hâlâ bir benzerlik görmeyenler varsa, göz doktoruna gitsin!” demiş Kırıkkanat…
Orada, demek sağlam bir ordu da yokmuş… Bence bize KBB check-up’ı da gerekli…

Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız