Kim, kimi uyarıyor?
Salı, 01 Aralık 2009 14:04


Anlaşılan geçtiğimiz bayram herkese huzurla gelmedi. 25 Kasım’da toplu sözleşme ve grev hakkı ve memur ücretlerinin yaşam standartlarına getirilmesi talebiyle, İslâmcı eğilimli Memur-Sen üyeleri hariç bir günlük iş bırakma eylemi yapan tüm kamu çalışanları bayramın hemen öncesinde 81 ilde tüm kamu hizmetlerini durdurdu.
Memurların uyarı grevine karşılık, hükümet de, sonuçlarına katlanırlar uyarısı yaptı. Bu eylemin, yetkililerce “yasal olmayan hak kullanımı” değerlendirmesini, devlet otoritesinin kullanımını tehdit olarak değerlendiren sendika yetkilileri, demokratik haklarını almak için yapacakları demokratik eylemi kırma çabalarını da hukuksuzluk olarak değerlendiriyorlar.
Hak, hukuk, yasa, demokrasi kavramları hükümetin elinde oyuncak gibi… Sayın Valimiz de, ‘yasalara uyulması’ tavsiyesinde bulundu.
Evet, AB’ye uyuma hazırlanılan bugünlerde herkes için demokrasinin gündeme gelmesi çok normal değil mi? Hadi diyelim, zorla örgütlenme hakkı verilip, grev hakkı verilmeyen memurları yasal olmayan bir eylem yapmakla suçluyorsunuz.
TMSF’nin yönettiği özel şirketlerde yasal örgütlenme hakkını niye vermiyor, onları neden işten çıkarıyorsunuz? İşte bu bile benim kendilerinin demokrat olduklarına inanmamam yargısını pekiştiren bir tutum. Hatta kendileri dışında hiçbir örgütlenmeyi kabul etmeyen septik bir yaklaşım…
Başka haklara gösterdiğiniz saygıyı, memur haklarına niye göstermiyorsunuz?
Kamuda sağlıktan, eğitime, ulaşımdan, maliyeye kadar hiçbir kurum hizmet üretmedi. Devlet gelirlerinden olurken, vatandaş da hizmet alamadı.
Grevi kıran sarı sendika ve memurun gözünü korkutmaya çalışan kraldan çok kralcı yöneticiler de var. İnsanlar hâlâ, göze girmenin yolunu haklıdan değil, yönetimden yana olmak kabul ediyor.
Çağrıyı yapan KESK (224 bin 413 üye) ve Türkiye Kamu-Sen’e (375 bin 990), Birleşik Kamu-İş (20 bin 731), BASK (4 bin 976), HAKSEN (2 bin 967) üyeleri de katıldı. Greve, Türk-İş, DİSK, TMMOB, TTB, DTP de destek verdi.
‘Memur ne iş yapıyor?’, ‘Askerlik yan gelip yatma yeri değildir.’, ‘Ananı da al git’, ‘Herkes, yaptıklarının sonuçlarına katlanır’ söylemlerini çok da ciddiye almayan, asıl anlayışı kavramak istemeyen toplum ve bazı basın kurumları, isterse başka sözlerden fırtınalar koparıp niyet okuyabiliyor.
Şu çoklu standartlar hepimizin, her yanını sarmış. Hele anlama, algılama kıtlığı ve rahatlık fena halde kuşatmış.
Yıllarca örgütlenme hakkı vermediğiniz, toplu sözleşme ve grev hakkını, sendika federasyonunun görüşlerini bile almadan hazırladığı anayasa taslağına bile koymadığınız bu insanlar tek çare olarak “üretimden gelen güçlerini” kullanmak zorunda kalıyorlar. 12 Eylül ürünü, “bir takım haklar veririz, ancak…” anlayışı hiçbir dönemde değişmeyecek gibi görünüyor.
Yasaklanan bu eylem, hak arama özgürlüğü içinde değerlendirilmiyor. Sanki mantık belli; “Sıkıştık mı özelleştirir, satar kurtuluruz, işçiyle, memurla mı uğraşacağız?”
ILO, AB işimize gelirse var. Önce devlet, hükümet, sonra millet… Öyle esnek, öğrenme ve manevra yeteneği yüksek insanlarız ki, bundan da çark etmenin yolunu bulur, kendimize puan kazandıracaksa bir adım daha atarız.
Bunca yazdım, iki sahife oldu, üç bin 400 kelimeyi ancak geçmişim. Giderek yazılarımı kısaltmayı başarıyor muyum ne?
Sevgili okurlar, umarım insanların kurban edilmediği, insan haklarına saygı duyulduğu, hukukun hepimizin için doğru algılandığı ülkemizde güzel bir bayram geçirmişsinizdir.

Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız