| Işığın bedeli |
| Pazartesi, 01 Mart 2010 22:00 | |||
![]() Gazetelerde, okuduğum kitaplarda, izlediğim filmlerde kâbus gibi gelen, göremeyen, hissedemeyen, algılayamayan, bırakın yar olmayı var olamayan insanlara hesap veren, sorgulanan, ufacık çatlaktan bile ışığı görebilen, ışığı, yüreği olan insanların çektiği eziyete tanık olmak insanı yoruyor… Maalesef ışığı olan herkese bunun bedelini bir şekilde ödetiyorlar. Üstelik ödetenler neyi, nasıl yaptıklarının farkında bile olamayacak kadar kendilerini görmekten aciz insanlar oluyorlar. Bu eziyeti çeken insanlar aslında hep gerçeğin, hakkın, adaletin peşinde… Gözün göremediğini, yürek görür. Bunu Tanrı’nın dilini anlamaya çalışan bir görme engelli çocuğun filmini yapan Majid Majidi’nin filminde izledim. Her şeye dokunarak hayatı okumaya çalışan bu çocuk bize bir kez daha sabrı, şükrü ve pişmanlığı anlatıyor. Eğer yüreğimiz körse, asıl görmemiz gerekenleri görmemize engel olduğunu hissediyoruz. “Kaynakla, varlık ilişkisi her şeyde var” diyen Leyla İpekçi, orası, burası birliği şuuru ile bakarsanız; kayıp olanda, gayb olanı görebileceğimizi ifade etmiş; eşi S. Kaplanoğlu’nun altın ayı ödülü alan filmiyle ilgili görüşlerini açıklarken… Güzelliğe bakabilen ve onu çoğaltabilen, paylaşabilen insanın derinleşmesi ve yalınlaşmasını, sadece bize bakan yüzüne değil, ona bakan yüzüne de yaklaşıldığını söylüyor. Bendeki öteki, ötekindeki beni gördüğümüzde sorunlar daha kolay çözülebiliyor. Ne güzel algıyı, şuuru sanata, edebiyata, yaşam biçimine dönüştürebilmek, onu gündelik yaşamın içine sokabilmek, görülmeyeni görünür, hissedilmeyeni hissedilir kılabilmek… Küçük Prens kitabında anlatıcı, fili yutan boğa yılanının resmini yaptığında herkesin onu şapkaya benzettiğini, ancak büyüklerin açık seçik anlamaları için boğa yılanının içine fili de çizdiğini, büyüklere her şeyi açık açık anlatmak gerektiğini anlatır ya… İşte gerçekten yüreğiyle gören, yaptığı işi hissedebilen insanlar hep bu zorluğu yaşıyorlar ne yazık ki… Belki de onlar bu dünyaya belli mücadeleleri yapmak için geldiler ki hayat amaçlarına uygun zorlu işler onları hep buluyordur. Öbür yanda da Kadın ve Aileden Sorumlu Sevgili kadın Bakanımız, 110 yıl önce yazılmış bir eserdeki öpüşme sahnelerinin görünür kılınmasından “irrite” olmuş. Hatta bunu erken evlilik sebebi olarak göstermiş… Bu eserin kökü aşk ve ihanet zaten. Ama insanlar da aşkı ille somut görmeli mi, canım? Hissediversin… Bunu sanata dönüştürmenin ne manası var? Ne garip ülkeyiz? Milletin ahlâkını sadece aşk, meşk, seks zannedip koruma görevini üstleniveririz. Bunu yapanlar ahlâksızdır, eşcinsellik ahlâksızlıktır deyiveririz… Bu kadar kapalı bir toplum yaratma isteği son derece sağlıksız… Eğer, hemen her filmde olan bu sahneler erken evlilik sebebi ise, Anadolu’da sinema, televizyon yokken niye kız çocuklarını o kadar erken evlendirmişler acaba? Cinsel devrim yapan ülkelerde niye evlilik yaşı daha geç acaba? Cinselliği yok saya saya, ahlaksızlık olarak değerlendire değerlendire toplumumuzun çoğunluğu sağlıksız ilişkiler yaşayabiliyor. Hele kız çocuklarımız hep bir suçlulukla yaşıyorlar, intiharlara kadar varıyor bu suçluluk… Böyle yaklaşımlarla toplum, farklı değerlerle hareket ediyor. İşte, coşmasına engel olamadığınız barış için gelen insanlar, “Artık fişleme sırası bizde!” diyen vekiller, dünyanın önünde saygıyla eğildiği Başbakan yazılı “One Minute” pankartı gibi aşkın ve taşkın tezahürlerimiz, hep kontrol altında tutulan hislerin tezahürü gibi… Hemen asalım, keselim, kapatalım, ceza verelim, yakalım, yıkalım anlayışımız tüm ahlâki kontrol, baskı ve engellemelere karşın yüksek dozda… Bu durumda son yapılan “Kadın niye işte yok?” anketlerinde doğal olarak en başta taciz korkusu çıkıyor memleketimizde… Işığınızla, yüreğinizle kalın… Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|

