Gerçekte neyiz? Kimiz?
Pazartesi, 12 Ekim 2009 13:05


Görüşlerimiz, savunduklarımız, yaptıklarımız ne kadar birbirini tutuyor? Ağzımızdan çıkan her şey, daha kulağımız duymadan evrende yerini buluveriyor, tabi karşılığını da hemen veriyor.
Başbakanımız, İsrail Gazze’ye top tüfek saldırınca, ‘orantısız güç kullanılıyor’ diye Davos Zirveleri’ni terk edivermişti. Şimdi ise, Hilton Oteli imarıyla ilgili olumsuz kararlarına kadar, gayet uyumlu, danışıklı sürdürdüklerini söyledikleri Doğan Holding ilişkilerinin, kendi aleyhlerine yayınlara dönmesiyle, adeta kendi güçlerini hatırlatacak hale geldiğini, mantık ve izanı aşan vergi cezasına kadar vardığını, hatta Al Capone benzetmesiyle işin her türlü haddi aştığını seyrediyoruz.
Böyle yaklaşımlar, değerler ve anlayış, aklınızı dumura uğratabilir. Doğrudur, herkesin başına her şey gelebilir, her şey insan için. Vuran, kıran, kasap ve haydut olarak bilinen, çalan, çırpan, hiçbir konuda meşruiyet tanımayan bir insanla, Aydın Doğan bir tutulursa bir ölçü problemimiz var demektir. Tıpkı Ergenekon konusunda olduğu gibi. Vergi kaçırmak, personele adaletsiz uygulama yapmak, hak yemek, paylaşamamak, gözümüzün doymaması sonucu acımasız uygulamalar yapmak, eldeki gücü, kendi lehine çevirmek hem insani değildir, hem de bunların bir şekilde cezai karşılığı vardır. Haklı çıkmak için, sapla saman karıştırılırsa işin kişisel intikam yönü daha çok sırıtır ki çok rahatsız edicidir. Benim gibi düşünmüyor, onaylamıyorsan ‘hainsin’ anlayışı, tüm taraflar için en geçerli anlayış haline gelmiştir.
Devletin bağımsız karar alması gereken bir kurumu böyle siyasi kararlar alınca, demokrasi zarar görmez mi? Hâkim güç yanlış ve orantısız kullanılmış olmaz mı? İflâsa sürükleyecek, varlığını tehdit edecek boyutta bir ceza oranlı mıdır? Tahakkuk eden cezanın çoğu tahsil edilemediği gibi, çoğu da yargıdan dönüyor. Ceza gani, onun için de kayıtsız çalışma da gani…
Piyasada bireysel çalışabilme cesaretini gösterebilen doktor da kalmadı. Onlar da hem mali hem idari zorlamalarla, vazgeçiriliyorlar. Geçenlerde işyeri hekimimiz, aile hekimliği için ayrılınca, 100 adetten fazla uzman doktor başvuru yaptı, torpiller çalıştı. Eskiden 2-3 pratisyen başvururdu.
Sağlık politikalarımıza hiç diyecek yok. Vatandaşa kıyak yapalım derken, şimdi nasıl geri dönüş yapacağız diye kıvranıyorlar. Tıp Fakültesi Hastaneleri, ödeneksiz, araçsız, malzemesiz, moralsiz hizmet vermeye, doktor yetiştirmeye çalışıyor. BTO Başkanı Bülent Aslanhan bu konuda açıklayıcı çok güzel bir yazı yazmış. “Sağlıkta dönüşüm masalı bitti” diyor Aslanhan. Genel Sağlık Sigortası (GSS) ile özel, devlet, eğitim hastanelerinden herkes yararlanacak derken, sağlıkta dönüşüm yaptılar diye seçim kazananlar, şimdi, “Bütçe açık veriyor, sağlık harcamaları arttı”, diyor ve ücretleri artırıyorlar. Aile Hekimliği konusunda geri adımlar ve kargaşa var. Sözleşmeli çalışma sistemi uygulanan hekimler ne kadar güvence altında belli değil. Samanlı’da taşkın alana hastane plânlanıyor göz göre göre… Yeni tam gün çalışma yasası da tam bir balıksırtı…
Eğitim sistemi daha mı farklı? 150 bin  öğretmen açığı, 240 bin işsiz öğretmen var. 13 bin 141 öğretmen kadrolu, 16 bin 323 öğretmen sözleşmeli, vekil ve ücretli öğretmenlerle, derslik açıkları, yetersiz araç, gereç, malzeme ve donanımla, eğitim giderlerinin yüzde 40’ını velilerin karşılamasıyla ve gayretleriyle eğitim sürüyor. Sistem çöktü. Özel hastane ve okula gidebilenler şanslı. Her şeyi bireysel çözmeye çalışıyoruz. Sosyal düzen yok. Duyarlı, sorumluluk duyan insanlar, STK’lar bir şeyler yapmaya çalışıyor. Taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışıyoruz. Hani ‘komşusu açken, tok yatan sizden değil’ idi. İktidar nimetleri, yaşam biçimlerini değiştirince, tok açın halinden anlamıyor.
Başbakan’ın eşi yaşanan krizin mevcut ekonomik sistemin kendisini sorgulama gerekliliğini de beraberinde getirdiğini kaydetmiş.
“Yoksulların daha da yoksul, zenginlerin daha da zengin olduğu bir ekonomik sistemin çok soluklu olmayacağı, olsa da umumi bir adalet, huzur ve mutluluk üretmeyeceğini” dile getiren Erdoğan, ürettiğinden fazla tüketmek ve israf gibi kabul edilemez bir ekonominin daha fazla dayanamayacağının ortaya çıktığını vurgulamış.
Sayın Emine Erdoğan; toplumların birbirlerinin yangınından etkileneceğini söylemiş. 
Toplumlar kendi düşünce yapılarıyla kaderlerini yazamayacak hale geldi, artık her şey küresel. Eskiden, devletçi ekonomi vardı, şimdi liberal, yine Keynesyen yaklaşımlara geri dönülüyor. Küresel olunduğu ölçüde kimliklerimize sahip çıkma içgüdülerimiz de canlanıyor. Liberal politikalardan yana olanlar, en korumacı politikaları uygulayabiliyorlar.
Tutarsızlıklar…
Suçlanan kişi ve kurumlar, kendilerini suçlayanlara, çökertilme korkusu, bölünme korkusuyla, bölücü, fraksiyon militanı, şunun, bunun sempatizanı suçlamasıyla karşılık veriyor. Ama bir bakıyorsunuz, kişi ve kurumlar, temsil ettiğini düşündüğünüz ideolojinin gereklerinden farklı tutum ve davranış sergiliyorlar. Kim ne, anlamıyorsunuz. Kapalı devre çalışan kurumları, dini, inancı, alışkanlıkları, kadın haklarını, Kürt sorununu vs.yi sorgulayamaz, daha doğrusu kaşıyamazsınız. Size bildirilenlerle yaşamak zorundasınız…
“Yarım doğrular en büyük yalanlardır.” M. Gorbaçov.

Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız