| Çemberimde gül oya |
| Pazartesi, 16 Kasım 2009 14:37 | |||
![]() Düşünmeyi, düşünceyi ve düşüncenin gücünü hafife almamak lâzım… Bu anlamda “Hiçbir şey zamanı gelmiş düşünce kadar güçlü değildir” diyen V. Hugo da düşüncenin eyleme geçmesi için “zamanın gelmesi” gerektiğini ifade ediyor. Eyleme geçebilmek ve düşüncenin gücünden yararlanabilmek için önce düşünebiliyor olmak gerekir. Düşünce mi sözümüz olur, söz mü düşüncemiz, yoksa özümüz, sözümüz düşüncemiz midir bilinmez ama “Düşünmek, kendiliğinden zaten taraf olmak mıdır?” sorusu başlı başına yanıt bekleyen bir ikilemdir. “Düşünüyorum, öyleyse varım” diyen Descartes, kurduğu bu cümledeki “düşünüyorum” kısmını “öyleyse varım” bölümünün dışarısını yani karşıt kutbunu biçimleyerek, “saçılıyorum ve dağılıyorum”, (ancak o zaman varım`ı) söyleyen Maurice Blanchot, “şimdi olmayan bir şimdide dağılma ve sessizliği” dile getirerek, insan ve gerçeklik bilmecesinin çözülmesi için çaba gösterir. Böylece varlığın temeli olan düşünce yerini yokluğun temeli olan dışarıya bırakmıştır: “Saçılmayla ortaya çıkan, açılan dil öncesinin, söz öncesinin yoğunluğundan yeni bir dünya, bize dışta-kalan dünya fışkırır. Sonsuz rüzgârın suratımızı es geçen sonsuz dokunuşu, kulaklarımızı es geçen sonsuz uğultusu” Blanchot için bu “görmediğimiz, duymadığımız, düşünmediğimiz dışarısı”dır! Bir sözcüğü unutmak ve unutulan bu sözcükte bütün sözcükleri unutmak… “İşte, ‘Blanchot’ ismi bize göre bu sözcüğün ta kendisidir, varlığı yazma eylemi içerisinde silinir. ‘Yazı’sındaki bütün sözcükler de kendilerini bu silinmeye bırakır. Bu silinmede her seferinde kendisini yenileyen olay örgüleri; ezeli bir ötekiliğin parçaları; belleğin, dilin ve aynılığın sınırlarına karşı bir savaş göze çarpar.” Geçen hafta dil konusunu yazmaya doyamamıştım. Bu hafta, düşünmek, eylem ve taraf olmanın felsefesini yapayım derken de konu ister istemez dile ve söze varıyor. Düşünmek düşündüğünü eyleme yansıtabilmek, nesnel anlamda taraf olmayı başarabilmek o kadar da kolay değildir. Taraf olmayı yanlış anlayıp, kul, köle olunması her iki kutbun anlayışına yatkın. Ne yazık ki demokrasiyi kimse tam içselleştiremiyor Said-i Nursî, “Hak ile batıl mücadelesinde bitaraf olan bertaraf olur” demiş. Bu, insanların aklını çelmek için baskı aracı olarak kullanılan dayatmacı, faşizan bir söylem olarak tüm taraflarca konumlandırılıyor ve değerlendiriliyor: -Ya bizdensin, ya ölü, -Ya sev, ya terk et, -Ya dışındasındır çemberin, ya da içinde yer alacaksın, -Sürüden ayrılanı kurt kapar… İşte size psikolojik baskı yapmanın yolları… Herkes sürüden, seriden, sıradan olmak zorunda… Daha da beteri, duruşunuz tarafı olduğunuz yanda, ama objektif davranmaya kalktığınız zaman, hain, kaypak olarak suçlanmak var. Aslında taraf olmakla, takım taraftarı gibi olmak, fanatik olmak karışıyor. Ya, bu taraf, ya o taraf başka seçenek yok… Oysa haklı ve tutarlının yanında olabilmek için, demokrasi, hak ve hukuk kriterleri var. Tabii onlar da taraf olmak zorunluluğu ile sakatlanmazsa (!). Haklı, gerçek ve doğrunun mutlak tanımları var mıdır? Eğer yoksa o halde, kimse kendi doğru ve gerçeklerini dayatmamalıdır. Herkes, kendi aklıyla verdiği kararı doğru ve haklı bulur. O zaman, bize tek yol gösterecek olan tutarlı ve adil olmak olacaktır. Kendimiz yaptığında doğru ise başkasının yaptığını da doğru kabul edeceğiz. Çifte standart, başkalarına da yanlış yapma hakkını verir, siz eleştirdiğinizde de cevabı hazırdır. Yok, aslında birbirimizden farkımız… Körü körüne kimseye katılmamız mümkün olmayacağı gibi, hak teslimi, gerektiğinde alkış, gerektiğinde eleştiri yapabilmeliyiz. Duruş veya karşı duruş bir politikadır, değişmez. Ama strateji, zaman, zemin ve şartlara, amaca, hedefe göre değişmezse yerinizde sayarsınız. Bu anlamda nesnel bakış açısı her bireyde olmalı. Kişinin algıladığı toplumsal baskılar, isteklerini olduğundan farklı göstermesi, tercih çarpıtması söz konusudur. İnandığının tersi görüntü vermek (oto-sansür) ırkçılık akımının esip kavurduğu dönemlerde ABD’de bir araştırmayla ortaya çıkarılmış. Zamanında ayrımcı görüşte olmayanlar bile, müşteri ve beyaz işçileri kızdırmamak için zencileri işe almamış. Bir nevi, iki nokta arasındaki en kısa çizgiyi tercih etmek gibi. Ne yazık ülkemizde böyle iki kutuplu olmak zorunda kalmanın sıkıntısını dile getiren insanlarla dolu. Herkes “diğerleri” şıkkını bekliyor. Herkes kendisini eleştireni, sorgusuz sualsiz düşman beller, taraf seçmeye ve itaat etmeye zorlarsa, savunulan ilericilik kavramından uzağa düşülmüş olmaz mı? İnsanlar, inanmadıkları uygulama ve görüşlerin tarafı olmaya zorlandıklarında öğrenme, sorma, sorgulama, anlama fonksiyonları biter ki; O zaman da ne düzelme, ne de gelişmeden söz edebiliriz. Demokrasi, askeri ve sivil yöntemlerle korkutulan toplumlarda değil, eleştirebilen, sorgulayabilen toplumlarda gelişir. Toplumun niteliği uygun bile olmasa bir yerden demokrasiyi yeşertmeye başlamak, insana hak ettiği değeri vermek gerekir diye düşünüyorum. Sormadan öğrenilmez, eleştirilmeden düzeltilmez. Saçılın, dağılın, dışarısı da var! Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|

