Neoliberalizmin denetim zaafiyeti ve sonuçları-II
Pazartesi, 28 Haziran 2010 10:35


Serbest piyasa ekonomisinin teorik temelini oluşturan “Washington Konsensüsü”nün mali disiplin-ticari serbestlik ve hukuki güvenlik temelli bir yapı üzerine kurgulandığından bahsetmiştik.
Liberal politikaların uygulanması ve piyasalar üzerindeki denetimlerin gevşetilmesi (deregülasyon) ilk yıllarda olumlu sonuçlar verdi. Ancak 1987 yılından itibaren yaşanan dünya borsalarındaki çalkalanmalar neredeyse 2-3 yılda bir tekrarlanmaya başladı. Meksika ve Tayland’daki krizlerin tetiklediği Asya Krizi (1997-98) serbest piyasacı fikirlere güveni sarsmaya başladı.
1988’de Rusya, 1989’da Brezilya ağır krizlerle sarsıldı. Krizler ekonomik ilişki içerisinde bulunan 3. ülkeleri de etkiledi. Kriz ortamı büyüme dönemlerinin kazanımlarını adeta sıfırlayan bir etki gösterdiği için geniş halk kitlelerinin yoksullaşması sorununu gündeme taşıdı.

IMF’NİN PERFORMANSI DÜŞÜK
Washington Konsensüsü çerçevesinde uluslar arası kuruluşların (Dünya Bankası, IMF) hazırladıkları standart reçeteler, ekonomisi sorunlu ülkelere çoğu kez uyum sağlayamadı. Reform önerilerinin mantığı ve beklenen yararların halka doğru anlatılması önemli bir unsurdu. Bunun sağlıklı şekilde yapılmayıp, reformları dış baskı görüntüsü altında yapmaya çalışmak birçok ülke iç kamuoylarında tepkilerle karşılaştı. Bu da reform süreçlerinin uzamasına neden oldu.
Aslında Washington Konsensüsünde yer alan birçok ilke hükümetlerin kendiliklerinden yapmaları gereken unsurları içeriyor. Örneğin mali disiplin olmadan, dış ticaret ve bütçe açıklarını kapatmadan, ekonomik dengeleri korumak mümkün değildir. Bütçe açığının borçlanmayla kapanması gelecek kuşakların ipotek altına alınması, para basılması ise fiyatların tırmanması anlamına geldiğinden risk taşımaktadır.
Açıkları kapatacak önlemleri almakta yetersiz kalan veya geciken hükümetler, kriz çıktığında IMF’yi halka şikayet ettiler.
Borçlanmayı yapan hükümetin IMF’yi halka haciz memuru gibi göstermesi reformlara karşı tepkiyi artırıyor ve başarı şansını azaltıyordu.

PİYASACI GÖRÜŞLERE DENETİM AYARI
90’lı yılların ikinci yarısı ve yeni yüzyılın hemen başında ortaya çıkan krizler sonunda gözden düşen serbest piyasacı görüşler ve Washington Konsensüsü, esas yıpratıcı darbeyi 2008-2009 küresel krizinde aldı. Artık kökten piyasacı ekonomistlerin daha ılımlı ve daha kontrollü davranma ihtiyacı duyacakları düşünülüyor. Gelinen noktada liberal uygulamaların tam kuralsızlık olarak algılanmasının ve sistemde var olan denetim mekanizmalarının göz ardı edilmesinin oluşan büyük banka zararları ve ona bağlı büyük kamu borçlanma tablosunda önemli rolü olduğu tespitleri yapılmakta.
Son dönemlerde görülen birçok Avrupa ülkesinin kamu borç stoklarındaki tehlikeli yükselmenin aslında Washington Konsensüsünün temel ilkelerinden biri olan mali disiplin kuralını ihlal etmeleri nedeniyle oluştuğu belirtiliyor.

TÜRKİYE ÖRNEK VERİLERE SAHİP
Türkiye’nin son kriz döneminde mali disiplinini sürdürebilmiş olması ve bankacılık sistemine fon aktarma durumunda kalmamış olması nedenleri ile özellikle Kamu Net Borç Stokunun GSMH’na oranının 2010 yılına girerken yüzde 32,5 seviyesine tutulabilmiş olması gerçekten büyük bir başarı olarak ekonomi çevrelerinde değerlendirilmektedir. Bu durum uluslararası rating kuruluşlarının not artırımları ile de kendisini gösterdi.
Uluslararası mali sistemdeki denetim eksikliği yaşanmamış olsaydı, belki hatalı morgate işlemlerine ve maceracı hedge fonların riskli uygulamalarına ABD’de başından müdahale edilecek, yatırımcılar ve onlara bağlı olarak bankalar bu kadar büyük zarar ve borçlanma ile karşılaşmayacaklardı. Denetim zafiyetinin oluşturduğu banka zararları, kamu borç stokunun artması ve bütçe açıklarının yanı sıra bu gelişmelerden olumsuz etkilenen istihdam ve dünya ticaret hacmindeki azalmalar konunun önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Bir başka boyut uluslararası bağımsız denetim otoriteleri üzerindeki kamu düzenleme ve denetleme işlemlerinde ortaya çıkan yetersizliklerdir. Büyük banka ve reel sektör kuruluşlarını denetleyerek kamuyu ve yatırımcıları doğru bilgilendirmek sorumluluğu bulunan dev muhasebe denetim (audit) şirketlerinin bu sorumluluklarını yeterince sağlıklı yerine getiremedikleri de bu süreçte ortaya çıkmış bulunuyor. Türkiye’de bu alandaki düzenleme otoritelerinin (SPK ve BDDK) performanslarının ABD ve AB ülkelerindeki denk kurumlara göre oldukça iyi olduğunu ifade etmeliyiz.
Gelişmelerden çıkaracağımız sonuç, yüksek ve kontrolsüz kar getirilerinin yerine, makul ve kontrollü kar beklentilerinin yatırımcı risk analizlerinde dikkate alınması, süreçlerin üst denetim mekanizmalarınca izlenmesi ve uluslararası sistemin daha fazla şeffaf hale getirilmesinin küresel ekonomide yeni balonlarında oluşumunu engelleyeceği yönündedir.

Sedat Yalçın'ın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız