| Ekonomide normalleşme süreci (Orta Vadeli Program) |
| Pazartesi, 28 Eylül 2009 12:12 | |||
![]() Dünyada yaşanan küresel ekonomik krizin etkileri tüm ülkelerin tedbir paketlerine yansıyor. Özellikle bankacılık ve mali sektörü büyük yara alan ABD ve AB ekonomileri, krizin reel sektöre yansımalarını da yönetmeye çalışıyor. Şu anda yangın hali giderilmiş gibi gözüküyor. Ancak ekonomide yaşanan güven problemi tam olarak aşılamadığı için, geleceğin öngörülememesi ve buna bağlı yatırım ve tüketim ertelemesi hala devam ediyor.En önemli ticaret ortağımız AB ülkelerinde de beklenen toparlanma bu gerekçelerle hala arzu edilen seviyede değil. Ülkemizin ekonomide büyümesi ihracata ve ona bağlı olarak gelişecek üretim faaliyetlerine endeksli. Dış talepte yaşanan azalma ihracatımızı 98 milyar dolar seviyelerine kadar geriletti. Kriz öncesi ihracat rakamı olan 130 milyar dolar seviyesini 2012 yılında görmemiz planlanıyor. Bu gerekçe ile GSMH büyümemiz 2009 yılında -6 olarak gerçekleşiyor. Yani yüzde 6 küçülme yaşamış oluyoruz. Ve büyümenin ağırlıklı olarak özel sektör eliyle gerçekleştirilmesi tercihi ekonomide uzunca bir süredir kullanılıyor. Kriz dönemlerinde kamuda mali disiplinden uzaklaşıcı bazı kararlar piyasaların canlandırılması için tüm ülkelerin başvurduğu bir yöntem. Türkiye de bunu kısmen yaptı ve bütçe açığının GSMH’ya oranını yüzde 6 seviyelerine getirdi. Bu oran kriz öncesinde yüzde 1,5 seviyelerindeydi. Buna bağlı olarak kamu borçlanmasında da artış gerçekleşti. Kontrollü olmak kaydı ile olumsuz gibi gözüken bu iki gösterge kriz yönetimi açısından aslında makul gelişmeler olarak kabul edilmektedir. Benzer gelişmeler işsizlik, ithalat, cari denge ve dış ticaret dengelerinde de söz konusu. İthalat azalmasına bağlı olarak kriz öncesi en büyük risk olarak belirtilen cari açık sorunu 2009 yılı için söz konusu değil. Küresel krizin bozduğu makro ekonomik göstergelerimiz, krizin gelişiminin öngörülebilir hale gelmesi nedeniyle Orta Vadeli Program ile yeniden revize edildi. Ekonominin aktörleri artık daha gerçekçi bir çerçeve içinde karar alma imkanı bulacaklar. Orta Vadeli Program, şu makro hedefleri öngörmüş durumda. Bu program özel sektör öncülüğünde kaynak yaratılması, rekabet gücünü artırıcı yapısal reformların gerçekleştirilmesi, yeniden sürdürülebilir büyüme dönemine girilmesi ve küresel krizin etkilerinin ortadan kaldırılması için kamuoyuna bir yol haritası sunuyor. Bilindiği üzere 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu çerçevesinde artık bütçeler çok yıllı olarak hazırlanıyor. Ve bu süreç temel ekonomik büyüklükleri içeren Orta Vadeli Program’ın kabulü ile başlamaktadır. Arkasından Yüksek Planlama Kurulu’nca kabul edilen Orta Vadeli Mali Plan ile artık Merkezi Yönetim Bütçesi hazırlanabilir hale gelmektedir. Programın arkasından 18 Eylül 2009 tarihli Resmi Gazete’de Orta Vadeli Mali Plan da yayınlanmış oldu. Programın önemli bir boyutu da 2011 yılından itibaren uygulaması yapılacak olan Mali Kural sistemi ile kendisini bağlamış olmasıdır. Bu kural mali disiplinden taviz verilmeyeceği taahhüdü anlamına gelip, piyasalar açısından son derece önem taşımaktadır. Gelir idaresi ile ilgili öngörüler de Orta Vadeli Programda yer alıyor. Kayıtdışı ekonomi, vergi idaresi, vergi denetimi ve vergi yargısını da içine alan ve özünde vergi mükelleflerini içinde yaşanabilir bir vergi sistemi ve adalet özelliği ile buluşturan bir yeni yapının kurulmasına ihtiyaç olduğu vurgusu öne çıkıyor. KİT’lerde ve yerel yönetimlerde yaşanan sorunların yeni yönetişim ve kaynak projeleri ile aşılması amaçlanıyor. Ziraat Bankası’nın belirli orandaki hisselerinin halka arzı ise önemli bir kaynak projesi olarak gözüküyor. Ekonomik program, hedeflerle uyumlu ekonomik politikaların sıralanmasıdır. Hazırlanan Orta Vadeli Program’da bütçe açıklarının ve kamu borç miktarının tedricen azaltılması amaçlanıyor. Bu noktada agresif davranılmaması, ekonomik kriz ortamından olumsuz etkilenmeden çıkartılabilmesi içindir. Bu süreçte yeni vergi artışları düşünülmüyor. Vergi gelirlerinin doğal büyüme süreci ile artması öngörülüyor. Parametrelerin gerçekçi olduğu, mucizevi çözümler oluşturulmadığı görülüyor. 2012 yılına kadar 1.250.000 kişilik yeni istihdam planlanıyor. Bu istihdam rakamının işsizlik oranlarında istenilen azalmayı sağlamayacağı bir gerçek. Bu noktada doğrudan yabancı sermaye girişleri ile Türkiye’de iş ortamlarının iyileştirilmesi ve aşırı bürokrasiden arındırılmasının büyük önemi olduğunu düşünüyorum. IMF ile görüşmelerin sonlandırılmadan programın açıklanmış olması, Türkiye olarak tüm dünyaya, kendi sorunumuzu kendimiz çözeriz mesajının verilmesi anlamını da taşıyor. Orta Vadeli Program ile Teşvik Yasası birlikte düşünüldüğünde ekonominin hızlı bir toparlanma sürecine girmesi de ihtimal dahilindedir. Program ile ülke riskinin azaldığı uluslararası reyting kuruluşlarınca da teyit edildi. Öngörülebilirliğin artması, borçlanma maliyetlerimizi azaltacak, vadeler ise uzayacaktır. Uluslararası kuruluşlar, para piyasaları ve iş aleminin olumlu tepki vermeleri içeriği iyi çalışılmış kapsamlı bir programla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Programın en kritik noktasını oluşturan “rekabet gücünün artırılması” konusundaki alt başlıklar ekonomimizi verimli bir yapıya kavuşturacak, kırılganlıklarımızı azaltacak yegane ev ödevlerimiz olup, toplum olarak üzerimize düşenleri topyekün yerine getirebilmeliyiz. Kamunun da disiplinini ve ön açıcı özelliklerini her zaman koruması kaydıyla. Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|


Dünyada yaşanan küresel ekonomik krizin etkileri tüm ülkelerin tedbir paketlerine yansıyor. Özellikle bankacılık ve mali sektörü büyük yara alan ABD ve AB ekonomileri, krizin reel sektöre yansımalarını da yönetmeye çalışıyor. Şu anda yangın hali giderilmiş gibi gözüküyor. Ancak ekonomide yaşanan güven problemi tam olarak aşılamadığı için, geleceğin öngörülememesi ve buna bağlı yatırım ve tüketim ertelemesi hala devam ediyor.