|

Ekonomik kriz kavramı toplumlar için aslında “istisnai” bir olgu değil. Tarihi süreçte savaş yıllarında, arz-talep dengesizliği, döviz yokluğu, likidite eksikliği, petrol, bölgesel krizler ve aşırı risk iştahı gibi kavramlar ekonomik krizlerde sebep olarak gösterilen başlıklar olabildiler. 1929 Büyük Buhranını, II. Dünya Savaşı yılları ve sonrasını, Kore Savaşını, petrol krizlerini, 1994-1999 iç krizleri ve en son yaşanılan 2001 krizi ile %7500’lük faizleri, %100’lük devalüasyonu ve yıllık bazda % 9,5 oranında küçülmeyi yaşadık. Krizlerin sebeplerine dikkat edilirse dış kaynaklı krizlerin sayısına yakın düzeyde iç kaynaklı yani kendi hükümetlerimizin yönetim kusurları nedeniyle krize girdiğimizi görüyoruz. Hükümetler açısından ekonomik krizi yönetmekten daha önemlisi krize sebep olacak uygulamalardan kaçınabilmesidir. Kriz sebeplerinin her zaman başında yer alan Yolsuzluklar ve Popülizm geçmiş krizlerin temel sebepleri arasında idiler. Yaşadığımız son ekonomik krizin ülkenin yanlış yönetilmesinden değil küresel bir karakter taşıdığının altını çizelim. 2007 Ağustos ayında ABD’de patlak veren Morgate krizi, para ve sermaye piyasalarını etkiledi ve ardından 2008 Eylül ayında büyük mali kuruluşların iflası ile zirve aşamasına geldi. Gelişmiş ülkeler başta olmak üzere birçok ülke resesyon tehlikesi ile başbaşa kaldı. Oluşan likidite sıkışıklığı kamu otoritelerince aşılmaya çalışıldı. Güven kaybının yarattığı tüketim ve yatırım daralması büyüme oranlarını olumsuz etkiledi. Talep yetersizliği küresel enflasyon oranlarını da aşağıya çekti. Gelişmiş ülkeler hızlı faiz indirimleri ile piyasaları canlandırmaya çalıştılar. Gelişmekte olan ülkeler de enflasyon kaygısı ile önce tereddüt ettiler ancak sonra onlar da benzer indirimleri gerçekleştirdiler. ABD’de yaşanan iflaslar risk primini artırdı. Ülkemiz bu aşamada GSMH’sinin % 1,5 düzeyindeki bütçe açığı, yaklaşık 80 milyar $’lık uluslararası rezervleri ve güçlü bankacılık sistemi ile küresel krizi daha korunaklı bir düzeyde karşıladı. Türk bankacılık kesimi için diğer ülkeler gibi destek paketine ihtiyaç duyulmadı. Küresel belirsizlikler, uluslararası kredi daralması, talep düşüşü, istihdam ve verimlilik düşüşlerini artırarak büyüme oranlarını olumsuz etkiledi. Krizin V, W yada L şeklinde gelişeceği tartışmaları süredursun 2009 ilk çeyreğinin Türkiye açısından dip seviyesini gösterdiği, bunun 2. çeyrek öncü verilerinden de anlaşıldığını belirtelim. Önümüzdeki süreçte ABD ve AB ekonomilerinde hızlı bir canlanmanın beklenmediği, Türkiye’nin küresel ilişkileri gelişmemiş ülkelere ihracatını artırması ve de iç pazarı desteklemesi gerektiği özellikle belirtiliyor. Bir başka önemli konu ise gündemdeki teşvik sisteminin katma değeri yüksek mal üretimini gerçekleştirecek tarzda yönetilmesi. Mevcut kur seviyemiz bunu teşvik eder durumda. Dış ticaret ve cari dengelerimiz olumlu oluşuyor. Kamu kesiminin ekonomide belirleyici rolü artık azaldı. Özel sektöre dönük yoğun teknoloji içeren üretimi ve ar-ge faaliyetlerini ısrarla desteklemeliyiz. Üretim ve dış ticaret yapımızın katma değeri yüksek mallar üreten ve satan hale gelmesi durumunda kriz ortamlarında istihdam yapımızın daha az etkileneceği kesindir. 2009 yılında Dünya ve Avrupa ticaret hacim artışlarının - % 16 düzeyinde oluşacağı ve büyüme oranlarınında negatif olacağı kesinleşmiş durumda. Krizin bizi nasıl etkilediği tartışmalarından çok, en az zararla krizden nasıl çıkılabileceğini tartışmak daha anlamlı. Ülkemizin hızla ekonomi gündemine dönmesi gerekiyor. Hergün darbe tartışmaları yapılan bir ülkeye yabancı sermeye girişi olumsuz etkilenir. Türkiye orta vadeli ekonomi planını hızla yapıp, piyasaları inandırıcı tarzda uygulamaya koymalıdır. IMF konusundaki belirsizlik sonlandırılmalı, yeni çıpa AB reformları ve demokratikleşmenin getireceği şeffaf yapımız olmalıdır. Önümüzdeki hafta “Ekonomideki yapısal sorunlarımızı” değerlendirmeye çalışacağım. Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|