Sevinç Baysal Yılmaz Akkılıç'ı yazdı: Dostlarrr
Pazartesi, 03 Mayıs 2010 15:16
Geçen hafta perşembe günü (22 Nisan) ziyaretine gittiğimde ev sahibinden dertliydi. Kirayı aşırı artırmıştı. Yılmaz Amca da aynı sitede daha iyi konumda olan, kirası da uygun başka bir daire bulup taşınmaya başlamıştı. İşte o taşınma hazırlıkları sırasında kolilerden birinin bandı yapışıp onun düşmesine yol açmıştı. “Üzülme Yılmaz Amca, evet bir kalça kırığına mal oldu, ama densiz bir ev sahibine dersini vermiş oldunuz. Bu kriz döneminde o kadar aşırı kira artışı olur mu? Evi uzun süre boş kalsın da aklı başına gelsin” diyerek teselli etmeye çalışmıştım, hastane ziyaretinde…
Aslında kira miktarındaki artış değildi onu ev taşımaya iten, böylesi fırsatçıların oyununa muhatap olmak acıtmış olmalıydı canını. Çünkü aslında iki evi vardı, biliyoruz, Sakaldöken’de ve onları Akkılıç Kütüphanesi’nin ayakta kalması için bağışlamıştı. İstese iki evinde de gül gibi yaşamaya devam ederdi, ev sahipleriyle uğraşmaksızın. Ama O, birikimleriyle Türkiye’nin, Bursa’nın aydınlanmasına katkıda bulunmak uğruna konforundan vazgeçmeyi tercih etmişti. Sonuçta, onun nasıl değerli bir insan olduğunu bilmeyen bir ev sahibi, sıradan kira kaprisleriyle yormuş, üzmüştü. Yaşamı boyunca maddi varlıklara değer vermeyen, tek kaygısı insanca yaşamak olan biri, açgözlü insanların küçük çıkar oyunlarıyla uğraşmak zorunda kalmıştı. Bunun O’na ne kadar ağır geldiğini tahmin edebiliyorum. Bankalarda para biriktirme yerine bilgi biriktirmeyi yeğlemiş insanların, küçük çıkar hesaplarıyla muhatap olmak zorunda kalması ne acı. Ne acımasızlık!
Olaylara bir de başka taraftan bakmak gerektiğini düşünüyorum. Yılmaz Amca, ev taşımak zorunda kalmasaydı düşmezdi, hastanelik olmazdı, bugün hayatta olurdu, diyebiliriz. Önceleri ben, öfke ile böyle söylüyordum. Ama yaşadıklarını, okuduklarını biriktirip iyice süzen ve süzgecinin niteliğine güvendiğim meslek büyüğümüz Saruhan Ayber, Yeşil Cami önünde cenaze namazını beklerken bir şey söyledi: “Kızım ne demiş Marx: Tarihte her şey olması gerektiği gibi olmuştur.” Bazı doktorların da ifade ettiği gibi, kalça, artık bahane arıyormuş kırılmak için… Buna kadercilik de diyebilirsiniz belki ama değil; O, kendi kaderini kendi tayin etmişti, okuduğu ve savunduğu gibi. Kimseye taviz vermeden, çıkar ummadan… En kıymetli birikimini Bursalılara bırakmanın bedeline katlanmaya razı olmuştu. Yeter ki Bursalılar, hele çocuklar gelip onun adının verildiği kütüphaneden, birikimden yararlanıp kafalarını aydınlatsınlardı.
Hastaneye yattığını duyunca Saruhan Ayber de Yılmaz Amca’yı ziyarete gelmişti. O da altı ay önce dizlerine metal destekler koydurmuştu, hastanede yatma psikolojisini iyi biliyordu. Bu yüzden hemen koşmuştu Yılmaz Akkılıç’a. İki birikimli insan hem gülüp sohbet etmişler hem de arada birbirlerini iğnelemişlerdi. İkisinin de yelpazeleri sola doğru sallanıyordu ama biri kentsoyluydu, öteki toplumsoylu... Soyları farklı olsa da, ideallerine giden yol konusunda ayrı düşseler de birbirlerini severlerdi. Nitekim kentsoylu olanı, arkadaşını kaybettiğinde şöyle ilan vermişti yerel gazetelere, sıradan vefat ilanı yerine: Güle güle YOLDAŞ!
Ben Üniversite’de olduğum için onu sık sık görmeye gidiyordum, arada fotoğraflarını da çekiyordum. Çektiğim iki kare fotoğrafın, son fotoğrafları olacağını nereden bilebilirdim. Kimin dediğini hatırlamıyorum ama ziyarete gelenlerden biri beni kastederek “Ooo Yılmaz Amca, nöbetçi gazeteciniz bile var” diye takılmıştı. O da ekleyerek “Nöbetçi kızım” demişti, nöbetçi evlada kadar uzamıştı söylem.
Cumhuriyet gazetesi, Bursa Bürosu’nu tasfiye sürecine girdiğinde, son giren olarak, işine ilk son verilen ben olmuştum. O zaman Gazetecilerin Gazetesi ÇAĞDAŞ’ta beni yardıma çağırmıştı Yılmaz Amca.  Çok titizdi, disiplinliydi. Her şeyi kendisi yapmaya çalışıyordu. Gazetemiz, Olay’ın dizgi servisinde kağıtlara diziliyor, Ramazan Gelmez tarafından kesilip yapıştırılarak montajlanıyor, sonra filmi çekilip basılıyordu. Milattan önceden söz etmiyorum, yıl 1991… Sonunda Yılmaz Amca, ilk Machintosh bilgisayarı aldı, küçücük ekranlı. Ama o küçük bilgisayar büyük işler başardı. O zaman PTT’de çalışan Kadriye Pakten geldi, bana dönemin Quark Xpress’i sayılan Redy Set Goo programını öğretti. Ben yazıları diziyor, o küçücük ekranda sayfaları yapıyordum. Benim çalışmamdan çok memnun kalmış, rahatlamıştı. Çalışkanlığım ve titizliğimi beğendiğinden, sonradan Olay’a da aldırmıştı beni. Orada da yan yana çalışmıştık. O sıralarda onun meşhur “kızları” vardı: Yeşim Doğan, Ayşe Aygör, İlkay Balaban, Yasemin Taydaş, Hülya Güven… Belkıs Önal Pişmişler de vardı, ama o sonradan yurtdışına gitmişti. O daha çok onlarla beraber olurdu. Çünkü onların hemen hepsi bekardı ve aile sorumluluğu yoktu. Benim ise 4-5 yaşında kızım vardı, Deren… Onun kreşe bırakılması, kreşten alınması, evdeki işler vs. benim işten sonraki en büyük uğraşımdı. Bu yüzden ancak çalışırken birlikte olabiliyorduk Yılmaz Amca ile…
Toplumsal hayatın çeşitli alanlarında, özellikle iş yaşamında, insan öyle durumlarla karşılaşıyor ki hiç de hak etmediği, acımasızca, insanın onuruna dokunan, eşine-dostuna ve çocuklarına izah edemediği… Yaşam mücadelesi ne yazık ki acımasız, insanlar insafsız, ikiyüzlü, beş yüzlü… Kendi yaşam deneyimim var bu konuda, çok iyi biliyorum. Hem de, insanı önce uçurumdan aşağı itip, tesadüfen oradan geçen balıkçının kurtarmasına bile engel olmaya çalışacak kadar. Bununla da yetinmeyip, ittikleri insanın tutunup tırmanacağı tüm dalları, çalıları kesecek kadar. Yetmedi, ittikleri insan olur da bitki köklerine tutunup hayata dönerse, o bitkilerin aslında insan sağlığına ne kadar zararlı olduklarını, bu insana da bu zararlı maddenin bulaşmış olabileceğini iddia edecek kadar… Gerçekten de filozofun söylediği gibi, Homo Homini Lupus… Bunu niye mi söylüyorum. Ne ilgisi var Yılmaz Amca ile? Yılmaz Amca’nın cenaze töreni sırasında kimi insanların nasıl iki-üç yüzlü olabildiklerini gördüm de ondan. İnsan yaşarken ikiyüzlülükleri görüyor da, öldükten sonra da görebiliyor mu acaba? Hem görebilsin istiyorum, hem göremesin. Görememek en iyisi. Zaten yaşarken de görmezliğe gelmiyor muyuz birçoğunu. Hayat insana pek çok şey öğretiyor. Olgunlaşmak da bu çarklardan geçme sonunda oluyor galiba. İnsan, hayattan alınan dersler ve kendinden önce yaşamış insanların birikiminden yararlanabildiği ölçüde insan oluyor, uygarlaşıyor, aydınlanıyor. Herkesin bir gün insan olması, uygarlaşmasını dilemekten başka bir şey gelmiyor şu anda elimizden…
Yılmaz Amca, ÇGD Güney Marmara Şubesi’nin kuruluşu için de çok uğraşmış, kurulduktan sonra da pek çok şeye göğüs germişti. Logodaki çarkı ve içindeki kalemi görenler, Bursa’yı komünistler ele geçiriyor korkusuna kapılmış, saflarını sıklaştırmıştı. Bazı gazeteci büyüklerimiz bile ÇGD örgütlenmesinden korkmaya başlamıştı. Ama gazetecilerin çağdaş olanları, sadece mesleklerini insan onuruna yakışan bir şekilde, toplumcu bakış açısıyla ve toplumsal sorumluluk anlayışıyla yapmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Ne yazık ki her kurumda olduğu gibi deformasyonlar, ÇGD’nin de yakasını bırakmadı. Kurucu Başkanımız Yılmaz Akkılıç’tan bu yana ÇGD’nin logosundaki çark öyle ya da böyle döndü, kalemi yazdı. Ama o Kurucu Başkan, son zamanlarda kalemin çarkın dişlileri arasına sıkıştığına da üzülerek tanıklık etti, ne yazık ki.
Yılmaz Amca sesleniyor bir dakika, “dostlarrr” deyişini duyuyorum.
Dostlarrr,
Her gecenin bir sabahı vardır, her kışın bir baharı… Kâbus da görsek gün doğacak, yakacak odun kalmasa da bahar gelecek…
Yılmaz Amca olmasa da onun geride bıraktıkları, geçmişi ve geleceği aydınlatmaya devam edecek. Çünkü biz onun sesini hep duyacağız…