|
Pazartesi, 18 Mayıs 2009 16:46 |
|

Kentimizde son birkaç ayda gündeme gelen ve çevre açısından önemli bazı tesislerin Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) süreçleri oldukça ilgi çekiyor. Daha önceki yazılarımızda değindiğimiz projeler ve ÇED raporları konusundaki kaygılarımız halen devam ediyor. Konunun içindeki insanlar olmamıza rağmen, kentimiz sınırlarında yapımı planlanan ve çevre açısından çok iyi değerlendirilmesi gereken tesisleri ancak basın yoluyla öğrenebiliyoruz. Basının olayı yansıtma şekliyse; genellikle projenin gerçekleşmesi öncesinde ÇED sürecinin son aşamalarından olan halkın katılımı toplantısında tesisin civarındaki köy halkının yatırıma fiilen karşı durması nedeniyle çıkan olayların gazetelere ve akşam haberlerine yetiştirilmesi biçiminde. Son yıllarda bu tür yatırımlara karşı oluşan direncin temellerinin konuyla ilgili tüm taraflarca sağlıklı bir biçimde sorgulanması gerekiyor. Bu konuda birçok alt başlık tartışmaya açılabilir. Örneğin; ÇED yaklaşımının en önemli kırılma noktasını oluşturan halkın bilinçlendirilmesi aşaması bürokrasi ve yatırımcı şirketler tarafından aşılması gerekli bir prosedür olarak algılanıyor. Oysa bu süreç ÇED raporlarının hazırlanmasının ana sebebi. Diğer bir konu, kentlerimizin planlaması henüz tamamlanmadığı için hangi yatırımların nerede yapılabileceği kesin hatlarla çizilmemiş durumda. Yatırımın gerçekleşeceği yere ait karar, sadece ilgili birkaç kişinin gözlemleri ve tecrübelerine dayalı olarak veriliyor ve yatırımın burada yapılması durumunda oluşabilecek arazlar bir sonraki aşamada çözülür düşüncesiyle göz yumuluyor. Şirketler yatırımın ticari açıdan uygunluğunu sağlamak için fiyatları artmadan önce tesisin yapılacağı araziyi satın almak, ondan sonra işlemlere başlamak istiyor. Konudan habersiz olan bölge halkı yerleşimlerine yakın bir bölgede yapılacak tesisle ilgili bilgiyi her şey son noktaya geldikten sonra, aniden bildirilen kahvehane toplantısında alıyor. Bu toplantılar da genellikle “Biz bu tesisi zaten yapacağız ama buraya mecburen geldik” biçiminde geçiyor. Yatırımla ilgili görüş bildiren kamu kurumlarındaki teknik personel konuya ast-üst ilişkisi sebebiyle sadece teknik boyutuyla bakamıyor ve raporlar belirli bir anlayışla çıkabiliyor. İlgili birim veya personel, olumsuz görüş bildirilmesi durumunda karşılaşabilecekleri durumları dikkate almak zorunda kalıyor. Bunu yanı sıra yapılan yatırım ne olursa olsun kesinlikle karşı çıkan gruplar da bu işin artık alışılagelmiş bir tarafı. Bazı projelerde bölge halkını ikna etmek için firmalar zaman zaman farklı yöntemler kullanıyor. Satın alınan arazilerin sahiplerinin ve çevresinin ikna edilmesiyle oluşturulan grupla, karşı duracak büyük çoğunluğu bölmek, siyasileri devreye sokmak, iş ve aş vaat etmek, baskı yapmak, kişisel veya bölgeye ait rant öne sürmek ise en çok kullanılan yöntemler. Peki, bu süreç daha sağlıklı nasıl işletilir? Yapılacakların ana başlıkları aslında belli. Öncelik planlamada. Kamunun, tüm sorumluluğu özel sektöre bırakarak bu işlerin altından kalkması ve sorumluluğu paylaşmaması daha büyük problemlere yol açıyor. Konuda yetkili kurumlar çevre için oluşturulacak bölgesel bertaraf tesisleri veya tehlikeli işletmeler için ilke kararları almalı, yapılacak alanı seçmeli ve altyapıyı oluşturmalı. Bu yol izlendiği taktirde; seçilen bölgeyle ilgili teknik yaklaşım, işletme zorunlulukları, çevresel faktörler, halkın tepkisi vb. konular ön çalışmalar dahilinde sorgulanacağı için bugün yaşadığımız pek çok sorun ortaya çıkmaz. Bunun sonucunda isteyen ucuza kapattığı alana istediği tesisi yapamaz. Halkın toplantılarda verdiği tepkileri bilgisizce ve muhalif gruplarca destekli olarak gören kesimlerin ise tesislerinin o bölgeye yapılabilirliği konusunda bölge insanını ikna etmelerinin bir zorunluluk olduğunu görmeleri gerekli. Aksi taktirde her projenin, etkisi gün geçtikçe daha da artan çevreci tepkilere maruz kalması kaçınılmaz. Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|