Orman
Pazartesi, 22 Mart 2010 22:00


21 Mart Dünya Ormancılık Günü nedeniyle bu hafta gündeme yeniden gelecek ormanlarımızın değerini bildiğimiz kanaatinde değilim. Orman Genel Müdürlüğü verilerine göre; genel ormanlık sahamızın büyüklüğü; 1963-1972 yılında: 20 milyon 199 bin 296 hektar (ülke genelinin yüzde 26,1’i), 1997 yılında: 20 milyon 703 bin 122 hektar (ülke genelinin yüzde 26,6’sı), 2004 yılında: 21 milyon 188 bin 747 hektar (ülke genelinin yüzde 27,2’si). Yapılan envanter çalışmaları ülkemizde orman sahası büyüklüğünün 30 yılda yaklaşık 990 bin hektar arttığını, ayrıca 2004 yılı verisinin yaklaşık yarısı kadar normal (verimli) orman alanımızın olduğunu söylüyor. Yani her yıl bilinçsizlikten veya kasıtlı olarak yakılmasına, ülkenin dört bir yanında kaçak yapılarla işgal edilmesine, tonlarca kaçak kesime ve tarla açmak için yok edilmesine rağmen büyüyor ormanlık alanımız. Bugüne kadar emek veren binlerce orman mühendisi, korucu, işçi, yazlık işçi ve milyonlarca liralık yatırımla mevcut konumunda tutulabilmesi, hatta artması ülkemiz şartlarında büyük bir başarı.
Ormanlarımızın korunması ve geliştirilmesine yönelik çalışmalar uzun süreler ve yoğun emek gerektiriyor. Sadece yangınla, zararlı haşere ve hastalıklarla değil, belki de onlardan daha çok, ormanı talan etmeye çalışan insanlara karşı girişilen bir mücadele bu. Binlerce bitki ve hayvan türünü içinde barındıran bu organizmanın artık sadece ağaçlardan oluşmadığı bilinci toplumumuz tarafından algılanmak zorunda. Bal ormanları, biyoçeşitlilik, orman ürünleri, özel koruma alanları, milli parklarımız doğru şekilde topluma aktarılmalı.
Ormanlarımızın artık yangınlar ve kaçak yapılaşma yerine sürdürülebilir orman yönetimini oluşturan konularla gündeme gelmesi gerekiyor. Birleşmiş Milletler’in 1992 tarihli bildirisinde insanoğlunun ihtiyaç duyduğu orman ürün ve hizmetleri; odun, su, gıda, yem, siper, istihdam, rekreasyon, doğal yaşam ortamı, peyzaj çeşitliliği, karbon havuzları ve rezervleri ile diğer orman ürünleri olarak tanımlanıyor. Yani bildirinin ana teması; “ormanı yaşatırsak, yaşayabiliriz” olarak özetlenebilir.
Ormanlarımızı korumak ve geliştirmekle ilgili olarak ulusal yasalarımız dışında uluslararası bazı sözleşmelerle de belirli taahhütler altına girmiş durumdayız. Bunlardan bazıları; doğal ve kültürel mirasın korunması, biyolojik çeşitlilik, Avrupa peyzaj,  Ramsar, Bern, Paris  sözleşmeleri. Bizi ve tüm dünyayı son zamanlarda ilgilendiren güncel sözleşme ise İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi. Bu sözleşmedeki en önemli kozumuz, orman varlığımız. Hatta bu konuda gelişmiş ülkelerin ürettikleri karbon emisyonlarına karşılık orman varlığımızın maddi bir karşılığı olması gerektiği farklı platformlarda ifade edilmiş durumda. Ancak bu konuda da altın kural geçerli. Yani altını olan kuralı koyuyor. Gelişmiş ülkeler en son Kopenhag’ta gerçekleşen zirvede olduğu gibi bu konuyu duymazlıktan geliyor.
Karbon emisyonları konusunda ileride yüklenmek zorunda kalacağımız maliyetlerden kurtulmamızın en etkin yolu orman varlığımızı artırmak olarak gözüküyor. Bu konuda özellikle çorak arazilerin, yanmış ormanların ve eski maden ocaklarının iyileştirilmesi ve ağaçlandırılması konusunda elimizde önemli bir kaynak var. =Bu kaynak, daha önce defalarca belirttiğim gibi, sayıları hızla artan atıksu arıtma tesislerimizde oluşan ve ne yapacağımızı bilemediğimiz arıtma çamurları. Ormancılarımızdan, ticari bir gübrenin içerdiği azotun yaklaşık yarısını, fosforun dörtte birini ve potasyumun yüzde 3’ünü bünyesinde barındıran, su tutma kapasitesi yüksek bu malzemeyle ilgilenmelerini bekliyorum.
Yazımın sonunda, bu işe gönlünü ve ömrünü vermiş, yaptıklarıyla vicdanı rahat tüm ormancılarımızın Dünya Ormancılık Günü’nü kutluyorum.

Kamil Salihoğlu'nun Tüm Yazıları İçin Tıklayınız