|
Pazartesi, 24 Ağustos 2009 12:50 |
|

Ürettiğimiz atıkların tümünün geri kazanılması, yeniden kullanılması, bertaraf işlemine tabi tutulması ve depolanması gerekiyor. Yeni atık yönetim hiyerarşisinin temel adımları bunlar. Her bir adım ise yeni bir maliyet demek. Yani sifonu çektiğimizde tuvaletimizden uzaklaştırdığımız atık suların, apartmanımızın köşesindeki konteynere attığımız poşet poşet atıkların bertaraf maliyetinin karşılanması lazım. Oluşan maliyetlerin kimin tarafından karşılanacağı ise halen çevre ekonomisinin en tartışmalı konusu. Farklı ekonomik modeller üretilse de özellikle ülkemizde genel uygulama maliyetin daha geniş kitlelere yayılarak ödetilmesi. Su faturalarımızda ödediğimiz atık su bedelleri ise bir kentin tüm çevresel ilk yatırım ve işletme maliyetleri için yeterli değil. Bunu şehirlerimizde yaşadığımız çevresel sorunlardan rahatlıkla görebiliriz. Ancak burada gündeme gelen bir başka konu, kirliliğin ölçüsünün ne olduğu ve çevresel maliyetlerin nasıl hesaplandığı. Yapacağınız kabullerle kirletene ödetilen tutarlar bir çevre kirliliğinin tam olarak ortadan kaldırılması için yeterli mi değil mi? Ayrıca gerçekten kirleten mi ödüyor? Bu konu ülkemizde çok açık şekilde çözülmüş. Kirleten ödemez, öderse de az öder. Gayrisafi milli hasıla (GSMH) ve çevre yatırımları arasındaki ilişki açısından bakıldığında daha o maliyetlere katlanacak düzeyde değiliz. İşsizlik, ekonomik kriz ve çevre arasında bir seçim yapabilmemiz için GSMH’nin gerçekten 15 bin hatta 20 bin ABD dolarının üzerine çıkması gerekiyor. Peki ülkemizde bitmek bilmeyen geçiş dönemleri süresince kirleten hiç mi ödemesin? Maalesef çevreyi kirletmek toplumumuz tarafından halen tam olarak bir suç kabul edilmiyor. En azından suçun niteliği itibariyle üzerine yüklenilen önem oldukça az. Oysa çevreyi kirlettiğinizde tek bir kişiye karşı işlediğiniz suçu işlemezsiniz. Mağdur olan kamudur, habitattır. Habitattaki canlılar hukuk prosedürlerini yerine getiremediği için çevre suçuna karşı birilerinin dava açması gerekir. Bununla birlikte çevreyi kirletene ceza kesmek en zor iştir ülkemizde. Kişisel çıkarlar araya girmese ve yasal prosedürler tam olarak işletilse bile ceza kesilmemesi için elden gelen her şey yapılır. Önümüzdeki Avrupa Birliği uyum sürecinde katlanmakta en çok zorlanacağımız maliyetlerin başında çevre konuları geliyor. Sayamayacağımız kadar fazla standart ve yönetmelik son birkaç yıldır Avrupa müktesebatından yapılan birebir çevirilerle kanunlaşıyor. Kabul edilen standartları uygulatana aşk olsun. Bu süreçte gerçekten kirletenin ödediği bir sistem uygulanamazsa toplum olarak ödeyeceğimiz bedeller inanılmaz boyutlara ulaşabilir. Almanya 80’li yıllarda uyguladığı sıkı çevre politikaları ve cezalarla elde ettiği gelirleri çevre yatırımı olarak geri döndürdü. Bu sayede geldiği noktayı da Avrupa Birliği çevre yönetmeliklerinin oluşturulmasında bir güç unsuru olarak kullandı. Eğer biz de çevre suçları konusunda daha hassas davranır ve “kirleten öder” prensibini hayata geçirebilirsek bir çıkışımız olabilir. Başka türlü bir düşünce yapısıyla kaça beşe yabancı firmalara son anda yaptırdığımız çevre yatırımlarının maliyetlerini torunlarımız ödemeye devam eder.
Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|