| Kentli olmak ve kaçak yapılaşma |
| Pazartesi, 09 Kasım 2009 16:17 | |||
![]() Çevre problemlerinin temelinde kentleşme ve sanayileşmenin yer aldığının ve birbirine bağlı bu iki sürecin ülkemizde doğru yönetilemediğinin, herhalde hepimiz farkındayızdır. 1950’lerden sonra kontrolsüz şekilde büyüyen ve şehirleşen ülkemizde, yaşadığı yerleri terk ederek kentlere göç eden insanların doğal ihtiyaçlarının karşılanmasında yetersiz kalındığı da aşikardır. Dereden çeşme başına, kerpiç köy evinden gecekonduya terfi edilerek gerçekleşen bu göçün acısını çekenlerin ikinci veya üçüncü nesilleri olarak kentleştiğimizi düşünmek ise iyimserlik olur. Beton apartmanlarda oturmak ve dört tekerlekli bir araca sahip olmak hedefiyle geçen ömrümüz, kentli olmanın gereksinimlerini çoğunlukla karşılayamıyor. Kentli olabilmek için uzun bir süreç ve bir kültür gerekiyor. Hem de yaşamın değirmeninde öğütülmüş birikim ununun yenilebilir bilgi ekmeğine dönüştüğünde tamam diyebileceğimiz bir kültür. Memleketinin havasına, suyuna hasret kalmış insanın, yaşadığı ve doyduğu yere hiçbir zaman kanının ısınmamasından kaynaklanan o iğreti duruş olmadan yaşaması ve yaş alması konunun düğüm noktalarından biri. Ama her şeyden önce devlet olmanın gereğini yerine getirerek, doğacak ihtiyaçları önceden tespit etmek, hedef belirlemek ve önlemler almak olayın temelini oluşturuyor. Halkının her istediğini yapmak yerine, önünü açan, bilimi rehber edinerek daha iyiyi ve daha güzeli hedefleyen bir yapılanma ihtiyacı en ivedi unsur. Bütün bunları maalesef yapamadık ve yaşadığımız her olayda bunun acılarını tekrar tekrar hepimiz yaşıyoruz. Bursa’nın tam bir konut ve sanayi çöplüğüne dönüşmesi de bunun en bariz göstergesi. Kentimizde daima iktidarın yanında yer almış ve her türlü imkanlarından yararlanmayı hedef edinmiş bir kentli kültürü oluşmuş durumda. Oluşan bu kültüre sahip bireyler çıkar ekseninin ortasına sadece kendilerini koyduğu müddetçe de kentimizde radikal değişimlerin yaşanması oldukça güç görünüyor. Konuyu televizyon yayıncılarının diliyle özetlemek gerekirse “halk bunu istiyor.” Doğru planlanmamış bu kente göç edenler daire sahibi olmak yerine toprak almak ve üstüne her seçim döneminde bir kat ilave edebileceği gecekondusunun olmasını tercih ediyor. Her seçim dönemi göz yumulan yeni kaçak binalar ve ilave edilen birer kat sonunda oluşan fiili durum tüm kentin hakim yapı stoğunu ve imar durumunu şekillendiriyor. Yani her zaman söylediğimiz gibi önce yapılıyor, sonra kitabına uyduruluyor. Aynı kültür boş bulduğu arsaya fabrikasını kurmak için yine siyasetin ince yollarında keskin virajlar alıyor. Belirli ödünler ve çıkarlar karşılığında “ülkemizin kalkınmasını engellememek” için buna da ses çıkarılmıyor. Kültürpark’ın içinde tekel bayisi ruhsatlı gazinolar, tuvalet ruhsatlı çay bahçeleri yıllarca genişlemeye devam ediyor, çatısı bacası tamir ettirilip aynı renge getirilince kimse ses çıkartmıyor. Uludağ’daki oteller ne karşılığı ve nasıl imal edildiği bilinmeyen müştemilat ve ekleriyle iki, üç kat genişlediklerinde de müdahale etmek kimsenin aklına gelmiyor. Her iktidar veya yerel yönetim büyük bir hevesle bu kaçak yapı kültürüne karşı durmak için önlem paketleri açıklıyor. Elektrik bağlanmayacak, suyu kesilecek, hemen yıkılacak açıklamaları yapılıyor. Sonra yine kendi içlerinden gelen baskılara ve aba altından gösterilen seçim değneklerine boyun eğmek zorunda kalıyor. Bursa halkı olayın hem farkında hem de tarafı olduğu için onlara ne kadar kötü kentleştiğimizi söylemek kendimizi kandırmak olur. Çünkü o kaçak yapılarda, Uludağ’daki otellerde, çay bahçelerinde, lokantalarda, kent meydanı diye yutturulan alışveriş merkezlerinde, ovanın göbeğindeki fabrikalarda, kentsel dönüşüm adı altında yapılan gökdelenlerde bizler yaşıyor, konaklıyor, alışveriş yapıyor, çay içiyor, yemek yiyor ve keyfini çıkarıyoruz. Alan razı, satan razı. Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|

