Kentleşme ve çevre
Pazartesi, 20 Nisan 2009 16:47

alt

Hızlı ve çarpık kentleşmeyle çevre sorunları arasındaki yakın ilişki bilinen bir gerçektir. Günlük hayatta yaşadığımız sorunların ve çevre sağlığı problemlerinin nedeni ülkemizdeki nüfus artışının ve kentleşme sürecinin yönetiminden kaynaklanmaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre; 1927’de 13 milyon 648 bin 270 kişi olan nüfusumuzun yüzde 76’sı köylerde yaşamakta iken, 2008 yılı itibariyle bu oran yüzde 75’i şehirlerde yaşayan 71 milyon 517 bin 100 kişiye dönüşmüştür. 80 yılda yaşadığımız bu inanılmaz değişim sürecini içselleştirdiğimizi ve ideal halde gerçekleştirdiğimizi söylememiz ise safdillik olur.
1970’lerde hızlanan ve 1980’den itibaren üst noktaya varan kırdan kente göçün nedenleri pek çok kesim tarafından tartışılmaktadır. İşin çevre boyutu ise sonuçları itibariyle halen batı ülkeleri düzeyinde gündeme maalesef gelememiştir. 1952’de Londra’da yaşanan hava kirliliği veya 1986’daki Çernobil nükleer kazasındaki gibi toplu ölüm hadiselerine benzer bir olayla karşılaşmadığımız için sorunun gündeme gelmesi oldukça gecikmiştir. Oysa geç kentleşmiş ve geç sanayileşmiş bir ülke olarak çevre sorunlarının insan sağlığı üzerine etkileri bizde daha çok akut değil, kronik olarak ortaya çıkmaktadır. Bugün Avrupa Birliği uyum sürecinde yasalarımızda sınır değerlerini belirlediğimiz birçok kirleticinin bırakın insan sağlığı üzerine etkilerinin araştırılmasını, su, hava, toprak gibi değişik alıcı ortamlardaki seviyeleri dahi bilinmemektedir.
Çevre sorunlarının ana kaynakları olarak kabul edeceğimiz çarpık kentleşme ve çarpık sanayileşme konusunda katlanmamız gereken maliyetler oldukça yüksektir. 1999 yılındaki büyük depremden sonra kentlerimizin güvenliği açıkça ortaya çıkmıştır. Buna rağmen Bursa’da dahi deprem sonrası haraç mezat satılmaya çalışılan onlarca çatlamış site ve apartman, sıvanıp boyandıktan sonra yeniden içinde yaşadığımız yuvalar haline gelmiştir. Ülkemizin kentleşme sürecini yönetemediği açıkça ortadadır. Çünkü yasa dinlemez bir yapılaşma ve sanayileşme gündelik çıkarların dayanılmaz hafifliğinde gerçekleşmeye devam etmektedir.
Kentleşmede gerek altyapıda gerekse üst yapıda en çok kullandığımız mühendislik terimlerinden biri yoğunluktur. Yani altyapıda birim uzunluktaki borudan geçireceğimiz suyun hesabını da birim alanda yaşanabilecek veya üretim yapılabilecek yapıların hesabını da o bölgede yaşaması beklenen insan sayısına göre yaparız. Bugün kentlerimizdeki ana problemlerden biri yoğunluk problemidir. Yani birim alanda olması gerekenden çok insan yaşamakta ve birim alanda altyapı hizmetleri, yeşil alan, hava, su, toprak yetersiz kalmaktadır. İç içe, üst üste bir yaşam. Sanayi caddenin karşısında, komşunun çamaşırlarını toplamanız için kolunuzu uzatmanız yeterli, parkınız yok, arabanız sokaklarda.
Kentlerin dönüşümü konusunda son yıllarda gündeme gelen yeni yapılaşma furyası ise şimdilik yeni bir rant paylaşımı olarak gözükmektedir. Depremselliği, altyapıyı, yoğunluğu, üretimi, güvenliği, eğitimi, çevreyi vb. birçok önceliği dikkate almadan yapılan bu dönüşümün bizi ne yöne götüreceği ise meçhuldür.

 

Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız