İsveç tarzı sürdürülebilir kalkınma
Pazartesi, 19 Ekim 2009 11:36


İsveç Türkiye Büyükelçiliği ve İsveç İstanbul Başkonsolosluğu tarafından Bursa, İzmir, İstanbul, Samsun, Diyarbakır, Gaziantep ve Muğla kentlerinde gerçekleştirilmekte olan ‘İsveç sürdürülebilir kalkınma tarzı Türkiye için kullanılabilir mi?’ başlıklı konferans, 10 Ekim 2009 Cumartesi günü Nilüfer Belediyesi’nin katkılarıyla Konak Kültür Merkezi’nde yapıldı.
İsveç İstanbul Başkonsolosu Torkel Stiernlöf’ün de katıldığı konferansın moderatörlüğünü Dr. Caner Zanbak gerçekleştirdi. Proje Yöneticisi Rolf A. Karlson, İsveç tarzının ne olduğunu en genel hatlarıyla aktarmaya çalıştı. İsveç’in ülkemizden ne kadar farklı bir ülke olduğunu bir kez daha anladık. Bir yüceltme veya hor görme tavrı belirtmemek için özellikle “farklı” kelimesini seçtim. Konferansta anlatılan sistemin özü, tamamen idari yapılanmaya dayanıyor. Bu idari yapılanmanın ülkemize uygunluğu ve sürdürülebilir kalkınmayla arasında doğrudan bir ilişki bulunup bulunmadığı, doğrusu soru işareti oluşturuyor.
İsveç tarzı olarak konferansta anlatılan başlıca maddeler şöyle özetlenebilir: Sistem yaklaşık 100 yıldır sürdürülüyor. Ulusal düzeydeki idari yapılanma, mevzuat ve yasaları hazırlayan bir üst otorite işlevi görüyor. 20 bölgesel otorite sağlık, kamu ulaşımı vb. konularda yetkili ve 290 adet belediye çocuk bakımı, ilk ve ortaokullar, yaşlı bakımı, engelliler, su, atıklar, sokaklar vb. konularda sorumlu. 1950’lere kadar 2 bin 500 civarında belediyeden oluşan yapı, şu anda 290 seviyesine çekilmiş. Olayın püf noktası ise ülke gelirlerinin yüzde 64’ünün belediyelere aktarılıyor olması. Bu özellikle ülkemizde son yıllarda Avrupa Birliği sürecinde ülkemizde sıkça gündeme getirilen ve yerinden yönetim anlayışını destekleyen en önemli parametre. Bu fikrin ülkemiz için artı ve eksileri ise oldukça tartışmalı.
İşin siyasi ve idari altyapısını bir tarafa bırakırsak, belediyenin çevre konusundaki yetkileri başlıca şu şekilde sıralanıyor: Öncelikle bütüncül çevre düzeni planı, planlama ve geliştirme, uygulama, izleme denetleme, kamu ihalesi yapma, bütün paydaşları kapsayacak bir yapıyı oluşturma.
Peki bunun için hangi araçları kullanıyor?
Birkaç ana başlıkta toplamak mümkün: Merkezi araç olarak ifade edilen kısımda fiziksel planlama sistemi tutarlı, hukuki bir temele oturtulmuş. Güvenilir bir kadastro ve tapu sicil sistemi var. Planlama tekeli kavramı gereği detaylı süreçleri içeren planlamaya merkezi hükümet dahi çok güç müdahil olabiliyor. İşbirliği ana ilkesinde ise iki alt başlık mevcut. Kentimizde de sıkça dile getirilen ancak bir türlü sonuçlandırılamayan ilk alt başlık “üçlü helezon.” Burada üçlü helezonu ticaret-sanayi, kamu ve üniversite oluşturuyor. Diğer alt başlık “arena inşası” ise paydaşları taahhüt altına alan ortak yaşam alanı oluşturma kültürüne dayanıyor. Aslında her iki alt başlık da hukuk prensiplerinden “pacta sunt servanda”, yani ‘anlaşılan kararları uygula’ prensibine bağlı. Bu konuda bay Karlson’un konuşmasında hepimizin bildiği bir cümle dikkat çekti: “Kanunları yapmak işin yüzde 5’i, uygulamak yüzde 95’idir.” Kişi başına düşen milli geliri 40 bin doların altına inmeyen, 9,5 milyon nüfuslu bu Avrupa devletinin uygulamaları bizimkilerle ne kadar örtüşür bilinmez, ama intihar oranlarıyla anılıyor olmasa, insanın “Oh ne alâ memleket” diyesi geliyor.

Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız