Çevreciler neden bazı yatırımlara karşı çıkar?
Pazartesi, 07 Haziran 2010 14:22


Çevre gündemini takip edenlerin en çok karşılaştıkları konular, çevreci grupların ve yöre halkının yapılması düşünülen bir yatırıma karşı birlikte gerçekleştirdikleri eylemler ve açtıkları davalardır. Eylemler basına yansıdıkları ölçüde işlevlerini yerine getirir. Ne var ki yatırımla ilgili açılan davalar, geçirdiği süreçler ve sonuçları itibariyle çoğunlukla gerekli etkiye sahip değildir. Yani yerel basında, günlük gazetelere yansıyan ve akşam haberlerine konu olan bir eylem, defalarca lehte alınmış bir mahkeme kararından daha etkili sonuçlar doğurabilir. Bunun en güzel örnekleri kentimizdeki bazı yatırımlarda yaşanmıştır. Peki bazı yatırımların yapılmasına çevreci gruplar neden karşı çıkar? Bu konuda farklı amaçlarla yazılmış pek çok makale bulunmaktadır. Ben bu makalelerin ana fikirlerinden yola çıkarak, konuyu çevre mühendisi, akademisyen ve Çevre Mühendisleri Odası Bursa İl Temsilcisi olarak yaşadığım olaylar sırasında edindiğim bilgilerle anlatmaya çalışacağım.
Çevrecilerin bir yatırıma karşı çıkarken destek aldıkları en önemli dayanak, tesisin kurulduğu yerin uygunsuzluğudur. Tesisin kurulma amacı, sahip olduğu teknoloji, istihdam kapasitesi bazıları için hafifletici sebep olarak görülebilir. Ancak imar durumlarına işlenmemiş bölgelere, 1. sınıf tarım toprakları üzerine, yer altı ve yer üstü su potansiyeli düşünülmeden başlanan, üstelik arkasına aldığı siyasi destekle kural tanımaksızın pek çok bürokratik aşamayı atlayan her tesis, çevreciler için sorunludur. Üstelik bu tesisler için alelacele onaylatılmaya çalışılan Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporlarının yeterliliği de her zaman tartışma konusudur. ÇED raporları dosyalarının büyük çoğunluğu bölgede yıllar önce yapılmış genel çalışmaların derlenmesinden oluşur ve ne yazık ki sadece bir prosedür haline gelmiştir. Üstelik ÇED raporunu hazırlayan firma, ücretini yatırımcı firmadan alır. Yani ÇED raporunun, yatırımın düşünüldüğü bölge için olumsuz görüşler içermesi neredeyse imkansızdır. ÇED raporu bir taahhütler manzumesi olduğu için de her türlü önlemin alınacağı yazılabilir. Sorun, ÇED raporlarında tesiste çevresel etkilere karşı yapılacağı taahhüt edilen tesislerin inşasının ve işletiminin hiçbir zaman layıkıyla yerine getirilmemiş olmasıdır. Çevreyle ilgilenen herkes çok iyi bilir ki denetim yetkisi olan kuruluşlar, personel, araç, ekipman vb. eksiklikleri yüzünden bu tesisleri denetleyemez ya da hakkında zabıt tutulan tesis her zaman yasada mevcut cezalara çarptırılmaz. Bu yüzden çevreci gruplar için bu tür bir tesisin yapılmaması için direnmek, yapıldıktan sonra denetlenip yaptırım için zorlanmasından çok daha çabuk ve etkin sonuçlar vermektedir.
Çevreciler bazı tesislere ise zaten önyargılıdırlar. Sahip oldukları teknolojiler ne olursa olsun, geçmişte yaşanan tecrübeler ve bilimsel veriler bazı tesisler hakkında ön yargılar oluşmasına sebep olmuştur. Ölümler, kanser vakaları, yaralanmalar, büyük patlamalar ve yol açtıkları panik bu tesislerin olaya 1-0 yenik başlamasına neden olur. Taşıdıkları potansiyel tehlike sebebiyle; nükleer enerji tesislerine, tehlikeli atık bertaraf tesislerine, yüksek miktarda ve zararlı içeriğe sahip atık (atıksu, atık gaz, katı ve tehlikeli atık) oluşturan üretim tesislerine bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de karşı çıkılır.
Bir diğer karşı çıkma nedeni, İngilizce (not in my back yard) cümlesinden kısaltılan NIMBY sendromudur. Yani hiç kimse evinin yanı başında tehlike potansiyeli yüksek olan bir tesisle birlikte yaşamak istemez. Bu tesis, genel olarak, çevre kirliliğinin önlenmesine hizmet edecek olsa bile kural değişmez. Bu sendromu anlamak için, akşam eve gittiğinizde eşinizin “evimizin karşısına çöplük yapılacakmış canım” cümlesini duymanız ve yüzünüzdeki ifadeyi görmek için aynaya bakmanız yeterli olacaktır. Tabii 80’lerin başından itibaren İngiltere’de kullanılmaya başlanan bu terim, belli bir süre sonra hiçbir sebep göstermeden her türlü gelişmeye karşı çıkan bir politik görüş haline gelmiş ve kimi kesimlerce aşağılayıcı bir ifade olarak da kullanılmaya başlanılmıştır.
Gerçeği söylemek gerekirse çevre protestolarının bir kısmı da kendi siyasi görüşlerini ifade edebilmek için başka bir mecra bulamayan ve özellikle küresel sermayenin bitmek bilmez iştahına yenilmemeye direnen bu tür gruplarca desteklenmektedir. Bu görüş, Avrupa’da Yeşiller Partisi adı altında daha derli toplu hareket etse de ülkemizde henüz tam anlamıyla siyasi tabanını oluşturamamıştır.
Peki konunun temelinde bu sorunlar yatıyorsa çözümü için neler yapılabilir? Çözümleri bir nefeste sıralamak belki mümkün olmayabilir, ancak atılacak adımların büyük çoğunluğu ilgili taraflarca bilinmektedir. En önemli sorun; tüm kentlerimizin en önemli sorunu olan planlamadır. Bilimsel esaslara göre planlanmayan ve kişisel çıkarlar için kamu yararı göz ardı edilerek değiştirilen planlar sorunun temelinde yatmaktadır. Planlama olmadan bundan sonra söyleyeceklerim hiçbir şey ifade etmemektedir. Bir diğer konu, ülkede yapılması düşünülen bölgesel bertaraf tesisleri veya tehlike riski yüksek tesislerin yer belirleme çalışmalarının firmaların insiyatifine bırakılmamasıdır. Bu çalışmalar Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından yürütülebilir ve oluşan maliyetler daha sonra ilgili firma tarafından ödenebilir. Bu durumda ilgili tesis daha objektif olarak hazırlatılacak ÇED raporu ile doğru bölgede kurulacağından firma ile bölge halkı karşı karşıya gelmez. Bir başka adım, ÇED raporları için yeni bir sistematik oluşturulmasıdır. Yeni sistematiğin en önemli adımlarını ÇED raporu maliyetlerinin karşılanması ve taahhütlerin denetimi oluşturmalıdır. Son olarak, her işletmenin atık yönetim hiyerarşisini harfiyen uygulamasının sağlanmalıdır. Peki bunlar yapıldıktan sonra çevreci grupların protestoları son mu bulacaktır? Elbette hayır. Ancak doğru yerlere doğru tesisler yapıldıktan sonra bu eylemlerin en alt düzeye ineceği açıktır.

Kamil Salihoğlu'nun Tüm Yazıları İçin Tıklayınız