Çevre için finansman
Salı, 01 Aralık 2009 14:07


Dünyada kontrolsüz sanayileşme ve kentleşme sürecinde ortaya çıkan çevre tahribatının ilk etkileriyle birlikte toplumsal tepkiler de oluşmaya başlamıştır. Asit yağmurları, küresel ısınma, salgın hastalıklar, toplu zehirlenmeler ve ölümler çevre ve insan sağlığının maruz kaldığı riskleri gözler önüne sermiştir. Toplumsal tepkilerin artmasıyla çevreyi koruma amacıyla zorunlu olarak gündeme gelen önlem alma ihtiyacı bu konudaki araştırma ve teknolojileri de ileri aşamalara taşımıştır. Ana kirletici grubu oluşturan sanayilerin bu araştırmaları ve teknolojileri uygulamaya başlaması ise önemli bir çıkmazı gündeme getirmiştir. Önceliği, minimum maliyetle maksimum fayda elde etmek olan sanayici, çevresel tedbirleri alması durumunda oluşacak maliyetin rekabetçi ortamda kendi aleyhine bir yük getirdiğini fark etmiştir. İşte bu yüzden kentsel ve endüstriyel çevre yatırımlarının finansmanı, çevre ekonomisinin yıllardır en önemli maddelerinden birini oluşturmuştur.
Dünya, üretim için ana sermaye ve işgücünü en düşük maliyetle karşılamaya çalışırken doğal kaynakların sınırlı olmasının ve toplumsal çevre baskılarının etkisiyle “sürdürülebilir kalkınma” kavramı gündeme getirilmiştir.  İktisatçılar tarafından hakkında yüzlerce makale üretilen bu kavramın gerek dünyada gerekse ülkemizde tam olarak uygulandığını söylemek ise imkânsızdır. Çevresel maliyetlerin karşılanmasında en çok bahsi geçen “kirleten öder” prensibinde de gerek teorik gerekse pratik bazı sıkıntılar bulunmaktadır.
En temel soru şudur: Bir mal veya hizmeti üreten mi yoksa bu mal veya hizmetten en son faydalanan mı çevresel maliyetleri ödemek zorundadır? Kirlettiğimiz Nilüfer için de ambalaj atıklarımız için de bu soru sorulabilir. Verilecek cevaplar ise hepimiz için farklı olacaktır. İthalata dayalı üretimle büyüme modelini seçen ülkemizde özellikle sanayicimizin yasal zorunluluklar ve piyasa şartları arasında zaman zaman sıkıştığını görmemek mümkün değildir. Sanayicilerimize bu süreçte yapacağımız en önemli uyarı ise çevreyle ilgili yasal zorunlulukların ve baskıların kısa ve özellikle orta vadede daha da artacağı yönündedir.
Avrupa Birliği’nden (AB) değiştirmeden kopyaladığımız çevre yönetmelikleri mevcut kalkınma modelimizle uygulanabilir görünmemektedir. AB uyum sürecinde çevre bölümünün müzakerelere açılmasıyla birlikte yaklaşık yetmiş milyar avroluk yatırım ihtiyacının doğacak olması konunun ciddiyetini bizlere bir kez daha göstermektedir. Çözümü; son anda alınan kararlarla yapılmış yüksek maliyetli, dışa bağımlı teknolojilerde aramak bizi yeniden bir kısır döngü içerisine sürükleyecektir. Kalkınma modelimizi, üretim yaklaşımlarımızı, enerji tüketim oranlarımızı, hammadde kullanım miktarlarımızı yeniden ele almadan, çevre problemlerimizi çözmemiz ve yatırım ihtiyaçlarımızı azaltmamız imkânsızdır.

Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız