| Çevre algısı |
| Pazartesi, 12 Nisan 2010 14:03 | |||
![]() Çevre kelimesi Türkçemizde değişik anlamlarda kullanılıyor. Bu köşede anlatmaya çalıştığım çevre ise varlığın, içinde oluştuğu ve yaşamını sürdürdüğü ortamı ifade etmektedir. Bu ortamdaki tüm canlı ve cansız varlıklar arasındaki ilişkiler ise çevre bilimlerinin ana konusunu oluşturmaktadır. Çevre algısı kavramı; insanların yaşadıkları ortamdan gelen uyarıcılara veya uyarımlara verdikleri anlam olarak tariflenebilir. Çevreyi algılarken seçicilik, değişmezlik, organizasyon, derinlik, uzay ve zaman gibi genel kavramlardan yararlanırız. Yani; belli uyarıcılara yoğunlaşırız, geçmiş öğrenimlerimiz ve deneyimlerimiz algımızı etkiler, uyarıcıları bir bütünlük içinde ve üç boyutlu olarak görürüz, bulundukları konumlara ve zamana göre davranırız. Çevre algımız oluştuğunda da canlı ve cansız tüm varlıklar içinde sadece insanın çevreyle savaştığını görmemiz mümkün hale gelir. İnsanın oluşturduğu çevre felaketlerinin boyutlarını fark ederiz. İnsan dışındaki hiçbir varlığın sonradan tüm neslini yok edecek faaliyetlerde bulunmadığını anlarız. Nükleer bomba denemeleri yapan, yeraltından çıkardığı petrolü yakarak zehirlenen, atıksularını önce toplayıp sonra tek bir noktadan denizlere bırakan, günlük ihtiyaçlarını karşılamak için hayati doğal kaynakları yok eden başka bir canlı türü yoktur. Dünyada çevreyle ilgili algılar ülkemizdeki algılardan farklıdır. Dünyanın çevre algısı, ekosistemi küçük parçalara ayırarak sorgulamak yerine evrenin kendine özgü iç dengesiyle uyumlu bir bütün olarak yaşamamız zorunda olduğumuza yöneliktir. Küresel güçler her ne kadar bu algıdan hoşlanmasalar da çevrenin geleceği bu fikirde saklıdır. Dünyada küresel çevre sorunları gündemdedir ve ekosistemi oluşturan her bir parçanın tüm sistem için kilit taşı olduğu kavramı hâkim kılınmaya çalışılmaktadır. Ülkemizde çevreyle ilgili algılarımızın genellikle; yakın çevremizdeki çöplerin toplanmaması, sularımızın kirlenmesi ve koyu renkli baca dumanları seviyesinde olduğu görülmektedir. Çevre konusunda toplumsal davranış kalıplarımızı şekillendirmesini beklediğimiz, inancımıza dayalı “yaratılmışa duyulan sevgi” kavramı ise ne yazık ki çoktan unutulmuş durumdadır. Bunun bir sonucu olarak, ülkemiz de küreselleşme kavgasında savrulan diğer tüm kalkınmakta olan ülkeler gibi önceliklerini çevreye göre belirleyememektedir. Gayri safi milli hâsılasını artırmaya çalışan bir ülkede çevre problemlerinin gündemin ilk sırasını işgal etmesini istemek ise safdillik olur. Ülkemizde çevre kirliliğinden kaynaklanan maliyetlere yeni yeni katlanmaya çalışan üretim sektöründeki bazı kesimler dünyada rekabet edebilmemiz için üretim maliyetlerini artıran tüm yüklerden kurtulmamızın çare olacağını düşünmektedir. En çok savundukları tez ise çevre için kurallar koyan kalkınmış ülkelerin, sömürgecilik ve savaşlarla dolu geçmişlerinde elde ettikleriyle sanayi devrimini finanse ettikleri, sanayileşirken de ortaya çıkan çevresel maliyetlere ve baskılara maruz kalmadıklarıdır. Tezin genel dayanağına katılmamak mümkün değildir. Ancak sorun, süreci aynı şekilde tekrar etmenin getireceği yeni maliyetlerin bizim için hiç de azımsanacak düzeyde olmayacağıdır. Dünyanın çevre konusunda gittiği yön, felaket senaryolarına karşı eylem planlarının hazırlanması yönündedir. Yani küresel ısınma sırasında yükselen denizler yüzünden iç bölgelere göçmek zorunda kalacak insanların barınma ve beslenme gereksinimlerinin nasıl karşılanacağı tartışılmaktadır. Yeterli ve sağlıklı besine ve suya ulaşamayan milyonlarca insanın akıbetinin ne olacağı hakkında toplantılar yapılmaktadır. Kıtalararası kirletici taşınımlarının etkilerinin ne zaman ortaya çıkacağı araştırılmaktadır. Tatlı su kaynaklarının korunumu için havza bazında yeni sınırlar oluşturulmakta ve su kaynaklarının yönetiminin uluslararası düzeyde yapılması gerektiği dillendirilmektedir. Biz akşam eve götüreceğimiz ekmeğin derdine düşmüş, etrafı görecek halimiz yok iken birileri dünya üzerindeki tüm kaynakları planlamaktadır. Bütün bu anlattıklarımı kayda değer bulmuyor iseniz bu konuda güveneceğiniz başka kaynaklara başvurabilirsiniz. Çözüm nerede peki diye soracak olursanız, cevabım şu olacaktır. İnsanoğlu artık, parçası olduğu yerkürenin sahibi gibi yaşamaktan vazgeçmek zorundadır. İşin özü budur. Kamil Salihoğlu'nun Tüm Yazıları İçin Tıklayınız
|

