| Sıra akıl yoğun sanayide |
| Pazartesi, 12 Nisan 2010 16:06 | |||
|
-Bursa’nın sanayileşmesine adanmış yaşam öykünüzün kitaplaştırılmasına nasıl karar verdiniz? -Biz tarih zengini belge yoksulu bir toplumuz. Birtakım tarihi gerçekleri yeni kuşakların önüne koymamız gerekli. Bu anlamda böyle bir çalışma önem taşıyordu. Sizin aracılığınızla Sevinç Baysal’a çok teşekkür etmek istiyorum. Bu çalışmada belirttiğim gibi Bursa’nın sanayileşmesini gerektiren bir takım sebepler vardı. Bugün de aynen geçerli. Bunların başında coğrafi konumu geliyor. Ayrıca, 14. ve 15. yüzyıllarda bir dünya ticaret merkezi, bin tane dokuma tezgahı var, dünyaya örnek iş hanları yapılmış, Kanunname-i İhtisab-ı Bursa ile dünyanın henüz tanımadığı standartlar getirilmiş. Böylesi yüksek yaşam kalitesi ve canlı bir ticaret çekirdeğinin DNA’larını almış. Kurtuluş yıllarındaki fakirlik döneminin dışında 1960’lı yıllardan itibaren de, planlı kalkınma döneminde teşviklerin gelmesiyle Bursa’da, birinci sanayi patlaması dediğim, bir sanayi dalgası yaşandı. Birinci sanayi patlaması diyorum çünkü ikincisini bekliyorum. -Birinci sanayi dalgası karşısında Ovayı Koruma Protokolü’nün kenti korumaya yetmediğini ama ödenen bedelin de korktuğunuz kadar olmadığını söylüyorsunuz. Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz? Çünkü bugün çok büyük bedel ödüyor Bursa. -OSB olmasa, 350 fabrika ve onların getirdiği yan sanayiler, Heykel, hanlar, Setbaşı, Nalbantoğlu gibi merkez etrafında yayılsaydı, Bursa tanınmayacak hale gelirdi. Çünkü sanayiciye, şeftali ağaçlarını kesmeyin, buraya fabrika yapmayın demek yetmiyor. Ova Koruma Protokolü, çok iyi niyetli bir proje olmasına rağmen, siyasi etkiler, oy kayıpları gibi nedenlerle delindi ama OSB şehri büyük ölçüde korudu. OSB, Bursa’nın sanayileşmesinin bir berat fermanıdır. Tamamen koruyabilmiş midir? Hayır… -Bu berat fermanına karşı gelmenin vatana ihanet gibi algılandığını belirtiyorsunuz. OSB dışı sanayileri dikkate alırsak, bugün neler vatana ihanet sayılabilir? -Konsept anlayışlar, dünya görüşleri süreç içinde değişiyor. Düne kadar çok fazla elektrik, su kullanmak, çimento tüketmek, gelişmişlik ölçütüydü. Şimdi bunlar geri kalmışlık ölçütü oldu. Eskiden ‘kirleten öder’ prensibi vardı; parayı öde istiyorsan kirlet anlayışı vardı. Sonra bu ‘kirleten temizler’e dönüştü; parayı ödemek yetmez, temizle, tasfiyeni yap, kırmızı renkli boyalı suları havzalara akıtma, diye. Sonraki konsept; ‘kirletmez’ oldu. Bütün dünya çevreyi böyle algılıyor. Bizim de bu gelişmelere ayak uydurarak, çevremizi daha fazla tahripten önleyecek tedbirleri almamız gerekir. -Kitapta, sanayi hamlesi ile ilgili üç pişmanlığınızdan söz ediyorsunuz. Nedir bunlar? -Biri OSB’nin 12 kilometre uzağa kurulmasıdır. Emekliliğime yakın BTSO’nun bir Meclis toplantısında bir sanayici dedi ki, bundan 40 yıl önce OSB fikrini hayata geçiren akla sahiptiniz de, bunu 40 kilometre öteye götürecek aklınız yok muydu? Bunu duyunca çok mutlu oldum. Çünkü OSB’nin kuruluşu için 25 milyon lira kredi alınmıştı ve koca koca sanayiciler bunu nasıl finanse edeceklerinin, arsaları nasıl satacaklarının kaygısıyla yaşıyordu. O anlayıştan bu anlayışa gelinmesi beni çok mutlu etmiştir. İkincisi; diğer OSB (DOSAB) daha önce kurulabilirdi. Birinci OSB’nin gidişatını görüp, o istikamette de bir sanayi aksı gelişeceğini hesaba katarak, DOSAB’ın ayakları ile değil, tabiata uygun olarak başından doğmasını sağlayabilirdik. Bu kaçmış bir fırsat olmuştur. -DOSAB’ın hemen kurulamamasında, birinci OSB’de arsa satışında yaşanan sıkıntının da etkisi var mıydı? -Çok doğru bir noktaya temas ettiniz. Gözümüz çok korkmuştu. Sanayici Namazgah’taki fabrikasını bırakıp, nispeten daha pahalı OSB’ye taşınmak istemiyordu. Satamıyorduk arsaları. Hatta öyle ki, o dönem bir sekreterimiz, bir Bölge Müdürümüz ve bir de jeepimiz vardı. Dedik ki, jeepe binip Anadolu’nun çeşitli şehirlerine gitseler, sanayi bölgesini anlatsalar birkaç fabrika getirirler mi acaba? Sonra bir hanımla bir adamı jeepe koyup Anadolu’ya yollamak tuhaf geldi ve vazgeçtik. Arsa satışındaki bu tıkanıklık DOSAB’da da maneviyatımızı bozuyordu. Belki olayın farkındaydık ama dertlerden birini halletmeden ötekine girecek gücümüz yoktu. -Aradan 50 yıl geçti, OSB’lerde arsa hala pahalı ve kaçak sanayiyi körüklüyor. -Çok haklısınız. Gerçekten araziler çok pahalıdır ve ne kadar merkezin dışına kaçabilirseniz o kadar ucuzlaması mümkün olabilir. Söz buraya gelmişken, şunu söylemeliyim, Bursa’nın sanayiden kendisini kurtarması mümkün değildir. Dünyada 1,5 trilyon dolara gitmiş doğrudan yatırım varken, Türkiye’de siyasi istikrar oturduğunda ve AB normlarında bir altyapı, bir sosyal üst yapı gerçekleştiğinde Bursa’ya yatırım gelecektir. Çünkü sanayileşmeyi kaçınılmaz kılan 6-7 neden aynen varlığını koruyor. Bursa’yı yönetenler, geçmişte nasıl OSB’lere önderlik etmişlerse, şimdi de teknoparklara önderlik etmelidir. Küçük arazilerde, küçük ve fakat teknoloji yoğun; ben buna akıl yoğun diyorum; işletmeler getirerek, Bursa’yı kar merkezi yapmamız gerekiyor. Üniversite ile de yakın işbirliğiyle ki; ben buna akılla tecrübenin nikahlanması diyorum; teknoparklar konusunun ciddi şekilde ele alınması gerekir. -Bursa, 2020 stratejik planında da yer aldığı şekilde yüzünü turizmle kalkınmaya çevirdi. Bu gerçekleşecekse ikinci sanayi hamlesi nasıl olacak? -Turizm çok önemli bir gelişmedir. Çünkü dünyada trend hizmet sektörlerine doğrudur. Turizmin hemen arkasından gelecek kongre turizmi ile güzel bir gelir ve istihdam kaynağı yaratmak mümkündür, bu doğru bir stratejidir. Ama söylediğim kar merkezi haline gelmesi biraz da irademiz dışında sanayinin gelmesidir. İstesek de istemesek de bugünkü altyapı yeni sanayilerin gelmesi için Bursa’yı bir cazibe merkezi haline getirmiştir ve bunlar gelecektir. O halde şimdiden tedbirlerini almak gerek. Ama bu turizmdeki yeni gelişmelere engel değil. Çok hoşuma giden bir söz var; fizikçi atom parçalarını ayıran, yönetici birleştiren adamdır. İşte yöneticiliğin buradaki mahareti, birbiri ile çelişkili gibi görünen turizmle sanayileşme ihtiyacını ortak paydada buluşturmak olacaktır. TOFAŞ için heyecanla -Üçüncü pişmanlığınız; TOFAŞ için, bugün olsa önünde durmaz ama o kadar da çaba harcamazdım, diyorsunuz. -Evet. O tarihte şehir çok fakir, yoğun iç ve dış göç alıyor. TOFAŞ’ın kendisinin ve getireceği yan sanayinin istihdama ve yaşam kalitesine etkisi olacağına inanıyoruz. Bu nedenle hevesle peşinden koşuyoruz. İnanılmaz bir çaba vardı; sanki bu iş olmazsa kıyamet kopacak gibi… Şimdiki görüşümle bakılırsa, ne yapalım olmuyorsa olmuyordur, teknoparklara bakarım diyebiliyorum. Aynı heyecanla peşinden koşmayabilirdim. -TOFAŞ’ın yeri mi Bursa’ya zarar verdi, otomotiv sanayi olması mı? -Doğrusunu isterseniz burada tam kesin bir kanaate sahip değilim. İstanbul yolu üzerinde olması, o bölgede bir gecekondu hareketini engellemiştir. Bursa’nın at arabasıyla başlayıp karoseri ile süren DNA’sı nedeniyle de, bu herhalde kaçınılmaz bir gelişmeydi. -Ama yine de neden pişmanlık duyduğunuzu söylemediniz? -Acaba yoğunluk bu kadar fazla olmayabilir miydi diye düşünüyorum, sebebi budur. Şunu da kendi kendime tekrarlıyorum, siz ne yaparsanız yapın, şeftali ağaçlarını kesmeyin demek yetmiyor. Bunun icabını yapmamışsanız neticelerine katlanmanız gerekiyor. -TOFAŞ kurulurken İtalyanlar Bursa ne isterse yapacakmış ama böyle bir talep olmamış. -Aynen öyle. Gecekondu konseptiyle geliyoruz, kanalizasyonunuzu, su kaynaklarınızı geniş tutun çevrenin ihtiyaçlarını karşılayalım, dediler. Ama Bursa imkansızlıklardan, nasıl DOSAB meselesine sahip çıkamadıysa, bu önerilere de çok sıcak bakamadı, aktif çaba içine giremedi. -Yerel yönetim gereken inisiyatifi kullanamamış. -Evet, onu kastediyorum. Belediyenin bir yaklaşımı meselesiydi bu. 25 milyon nüfuslu -Bursa bugün kentleşme anlamında tercihlerini doğru mu yapıyor? -Atatürk Caddesi, Vilayet, Kent Müzesi, hanlar, Setbaşı, Maskem artık bir hatıradır. Şehir alabildiğince batıya ve kuzeye, denize doğru gelişmektedir ve giderek bir metropol olmaktadır. Bu büyüme kaçınılmazdır. Bursa bu temposuyla gittiği takdirde, nasıl Türkiye ölçeğinde kararlar İstanbul’da alınıyorsa, yakında bu anlamda bir merkez olacaktır. İstanbul, Gebze, İzmit, yeni yapılan Körfez Geçişi ve Bursa’yı dikkate aldığınızda beğenin ya da beğenmeyin, kaçınılmaz olarak çok kısa zamanda 25 milyon nüfuslu dev bir bölge oluşacak. İstanbul 2,5 saatten 1,5 saate inecek, Körfez bir taş atımlık mesafeye gelecek. Onun için bunun önlemleri üzerinde kafa yormamız gerekir. -Öneriniz nedir? -Sanayi arsası ve konut arsası üretmek lazım. Büyük ölçekli planlarınızı yapıp şehrin neresine neyi koyacağınızın, siyasi etkilerden uzak, ilmin bilimin emrettiği biçimde belirlenmesi lazım.
-BTSO gibi hassas dengelerin olduğu bir kurumda kimsenin adamı olmadan 33 yıl çalışmayı nasıl başardınız? Zor oldu mu? -Çok zordu. Çok büyük etki grupları vardı. Benim çalıştığım dönemde pek çok siyasi iktidar değişti. Bizim Meclisimizde her partiden insan vardı. Birinin adamı olduğunuz takdirde bütün şansınızı yitirebiliyordunuz. Hiç kimsenin adamı değil, hizmetin adamı dedirtmeye çok önem verdim. Geçenlerde bana yardımcılık yapmış Özcan Tahtakıran anlattı, onu muavinliğe atarken demişim ki, öyle çalışacaksın ki işini yapamadığın vatandaş yanından ayrılırken sana teşekkür edecek; neden yapamadığını, kanunları, yönetmelikleri bıkmadan, usanmadan çok iyi anlatacaksın. Dedim ya fizikçi atomu parçalıyor, yönetici parçaları birleştiriyor… Psikoloji bileceksiniz. Karizma diye bir şey tanımıyorum. Başarılı olmak için hırsınız olacak. Bazıları vardır hep yenilik peşinde koşar ama bir başarısı yoktur. Bence peşinde koşulacak şey yenilik değil başarıdır. Otorite yetmez, bunu etkili kullanmak, prensiplerden taviz vermemek ama astlarına karşı elastiki olmak lazım. Bunlara çok dikkat ettim. Tabi bu arada bir ömür gelip geçiverdi. Sahur sofrasına kravatımla oturduğumu çok hatırlarım. Demek ki işten eve sabah saat 04.00’te gelmişim. Bu bir özveridir. 33 yıl Ticaret ve Sanayi Odası Genel Sekreterliği için çok büyük bir istikrar. Hiçbir grup benle çalışmamayı düşünmedi. Her grup bu adam kesinlikle hizmet adamıdır diyebildi.
-Bursa’nın halka açık ilk şirketi Bursa Çimento’nun kuruluşunda da yer aldınız. Son krizden alınan dersle bugün de bir Bursa Çimento örneği yaratılabilir mi? -Bu konuyu açtığınız için teşekkür ederim. Bursa Çimento 1976’da bin 264 ortakla kurulan tam halkın malı olmuş bir şirkettir. 41 yılda 100 milyonlarca dolar kaynak yaratmış güzel bir yapı oldu. Aynı şekilde Çemtaş, Aroma, Karsan, Sifaş örnekleri var. Bunlar o tarihlerde sermayenin demokratikleşmesi adına yapılmış çok güzel hareketlerdi. Bugün bireysel sermayelerin yetersiz kaldığı bir döneme girmiş bulunuyoruz. İşte bugün, Bursa Çimento ve Çemtaş’ın bu prestiji ile halkın karşısına, 1960’lara geri dönüyoruz, şöyle bir yatırım yapıyoruz diye çıkıldığı takdirde halkın bu imzaya çok güveneceğine ve peşinden gideceğine inanıyorum. -Bursa Çimento’nun yıllarca başka çimento yatırımlarını engellediği konuşuluyor. Siz katılır mısınız bu fikre? -Böyle bir engel olmadı, kendi şartları itibariyle uygunsuz yerler seçildi ve bu yerler yasalara uygun bulunamadığı için gerekli izinler alınamadı. Bursa büyüyor, Türkiye büyüyor, ihtiyaç artıyor. Ama şu anda çimentoda 62,5 milyon tonluk bir klinker kapasitesi var. Bununla 78 milyon ton çimento üretilebiliyor. Bunun 2009’da 42 milyon tonunu kullanabildik. 20 milyon ton da ihracat yaptı Türkiye. Hesap çok açık: 16 milyon ton atıl bir kapasite var.
-BTSO’daki 33 yıllık görev süreniz boyunca pişmanlıklarınız oldu mu? -Oldu. Ailemi çok daha önce kurmalıydım. Bugün kızım, üniversitede ders veren bir hoca olabilirdi, by pass ameliyatı yapan bir doktor olabilirdi. Şükürler olsun ki Tanrı’ya bana onu gönderdi ama yuvamı ve ailemi daha önce kurmalıymışım. Bunu yaşıyorum. -Kızınızla diyaloğunuz nasıl? -Kızım Begüm ile inanılmaz bir diyaloğum var. Onun için masal kitabı yazdım. Altı cilt oldu, yaklaşık 60 masal var. -Kızınıza özel bu masalları diğer çocuklarla da paylaşmak ister misiniz? -İsterim. AÇEV’in Başkanı ve sosyal psikoloji uzmanı Prof. Çiğdem Kağıtçıbaşı’na söyledim, Telif hakkı da düşünmem, AÇEV’de milyonlarca bastırıp, Anadolu’daki okullara dağıtalım çocuklar da yararlansın, dedim. Bir kopyasını verdim, AÇEV inceliyordu, sonra araya başka işler girdi, ne oldu bilmiyorum. Bunları Anadolu’ya göndermenin sosyal faydası olacağına inanıyorum. -Aşka dair görüşünüzü öğrenebilir miyiz, yanıtlamak isterseniz eğer? -Ben bu işi bilemedim… Dediğim gibi çalışma esnasında buna vakit olamadı ama belirli bir yaştan sonra, eşime, aileme, kızıma aşık oldum… Şimdi onların aşkını taşıyorum…
|

Bursa’da sanayileşme diyince akla gelen ilk isimdir Ergun Kağıtçıbaşı. Gazeteci Sevinç Baysal tarafından yaşam öyküsü Dibace’nin Ertesi Günü adıyla kitaba dönüştü ve geçen ay okuyucuyla buluştu. Bursa Ticaret ve Sanayi Odası’nda 33 yıllık Genel Sekreterlik görevini yaparken, bir yandan da Türkiye’nin ilk organize sanayi bölgesinin kuruluşunda çalıştı. Kağıtçıbaşı ile kitaptan yola çıkarak, sanayinin dününü ve bugününü konuştuk.