Erkek gibi kadın olmayın
Cumartesi, 13 Mart 2010 22:15
Dilek GÖRAL
Bursa İş Kadınları ve Yöneticileri Derneği’nin (BUİKAD), bu yıl ilk kez gerçekleştirdiği ‘İş Yaşamında Başarılı Kadın Ödülleri’ kapsamında Yılın En Başarılı Kadın Yöneticisi seçilen Coşkunöz Holding İnsan Kaynakları (İK) ve Kurumsal İletişim Koordinatörü, aynı zamanda Coşkunöz Eğitim Vakfı Yöneticisi Gülçer Aydın ile başarısının sırlarını ve çalışan kadınları konuştuk. Güçler için üç kavram çok önemli: Değişim, uyum, denge…

-Çok yönlü ve başarılı bir yöneticisiniz. Bu yoğunluğa nasıl yetişiyorsunuz?
-Özgür olmak çok önemli. Ben nasıl özgürsem çocuklarımı da öyle özgür bırakıyorum, müdahil olmuyorum. Onları özgür bıraktığım için bana kalan zaman daha çok. Eşim de öyle, beni çok özgür bırakıyor. İş yerinde de bir konuya odaklandığımda onu hızlıca tamamlayıp, bir sonraki işe yöneliyorum. Bir de çok iyi bir kadro oluşturduğumu düşünüyorum. Çalışma arkadaşlarıma herkes bir tane yeni proje yapacak, 15 tane geliştirme projesi verecek gibi hedefler verip onlara özgür alanlar bırakıyorum. Böylece herkes güçlü yönünü ortaya çıkarıp, o hedeflerin içini dolduruyor. Hedefleri verdikten sonra sormam ne yaptınız, niye erken gittiniz, geç geldiniz diye. Ama bir şey istediğim zaman da, sürekli istemediğim için bunun önemli olduğunu anlarlar ve o zaman çalışırlar. Belki de insanın özrü, eksikliği pozitife çevirme özelliği vardır ya, aslında çok hiperaktifim…

-Ama bu hiperatkiflik başarı da getiriyor.
-Tabi sonucunu görünce daha çok motive oluyorsunuz. İlk iş görüşmesi yaptığımda bir yol ayrımındaydım. Devlet memuruydum ve 14 yıllık bir emeği bırakıyordum. Düzen, güven, istikrar, Emekli Sandığı o zamanlar çok kıymetliydi. Kemal Bey’in de vefatına yakın dönemlerdi. Herkes, şirketin geleceği ne olacak belli değil, rahatı bırakıp gidiyorsun diyordu. Ama istediğim sıçramayı yapabilmek için o riski göze almam önemliydi. Oya Hanımla o zaman yaptığımız konuşmada, işim monotonlaştığında gidiyorum diyeceğim söylemiştim. Monotonluktan sıkılıyorum çünkü.

-Başlangıçta neden kamuda çalışmayı tercih ettiniz?
-Eşimin tayinleri nedeniyle devleti tercih ettim. Milli Eğitim’de çalıştım. Çok iyi deneyimler oldu ama orada da duramadım. Hep çift işler yaptım. Bir yandan master tezi hazırlıyorum, bir yandan Masalcı Dede’de danışmanlık yapıyorum, Emine Örnek’e gidiyorum… Doktoramı da yapayım, akademisyen olayım gibi dikey hedeflerim olmadı. Hep güçlü yönlerimi kullanarak yatay gelişmeyi önemsedim. Hatta bir ara Milli Eğitim Müdürlüğü de teklif edildi ama kendi yeteneğimi sergileyeceğim, monotonluktan uzak işler yapmak istedim. O dönemde endüstri psikolojisi ve işkadını olmak parlayan yıldızdı. Ek derslere gittim, hatta kendim de endüstri psikolojisi anlattım. İnsan anlatırken de kendisini derinleştiriyor.

-Özel sektöre Coşkunöz ile birlikte adım attınız. Devlette geçirilmiş 14 yılın ardından bu kararı nasıl aldınız?
-Coşkuöz’ün Genel Müdürü arkadaşımdı. İnsan Kaynakları (İK) yöneticisi ayrılıyormuş, yerine birini arıyorlarmış. Çok duygusal bir görüşme yaptık. Görüşmeden çıktığımda beni işe alacaklar dedim. Çok riskli bir karardı ama hep değişim, hep uyum gerek. Bağlılık ve ilişkiyi yönetmek çok önemli diye düşünüyorum, işler sonrasında geliyor. Felsefem ilişkiler üzerine kuruludur. Çok çalışırsınız, çok harika şeyler yaratırsınız ama onu paylaşmazsanız, başarılı olamazsınız.

-İş dışındaki hayatta denge olursa iş hayatında başarı olur diyorsunuz bir yazınızda.
-Sadece iş, sadece aile, sadece kendiniz için bir şey yaparsanız, sacayağının dengesi bozulur. Huzurlu bir ailede olmak çok önemli. Ayrıca, farklı arkadaş grupları edinmek gerekiyor. Çünkü sosyal destek çok önemli. İşi her şeyi olanlar ya çocuklarını ve eşini ihmal ediyor, emekli olduğunda ya da işsiz kaldığında yalnız kalıyor.

-Ödül töreninde erkek gibi olmak gerekmiyor, dediniz. Bu mesajınızı biraz açar mısınız?
-Hükümet gibi kadın derler; emir veren, kuralları koyan… O bana çok itici geliyor. Erkek gibi olursanız başarılı olursunuz, fikrini yıkmak gerekiyor. Bunu kadınlığı öne çıkarmak anlamında kullanmıyorum. Ona ben de karşıyım. Ama olumsuz bir şey olduğu zaman, kadının duygusallığı bir suç, eksiklik, zafiyetmiş gibi algılanıyor. Aklımda en çok yer eden figür; Türkiye’nin ilk kadın Başbakanı Tansu Çiller. Bir törende ağladığı için duygusal, acınası, zavallı diye eleştirilmişti. Oysa, ilişki yönetiminin, duygu yönetiminin çok insancıl bir özellik ve avantaj olduğunu düşünüyorum. Başarılı olmak için ille de gümbür gümbür olmak gerekmiyor.

-Bunu erkek egemen topluma nasıl kabul ettireceğiz?
-Toplumsal rollerinizden belki size en yakışan çizginizi kullanmalısınız. Ben annelik çizgimi çok kullanıyorum: Ben sizin annenizim… İnsan Kaynakları olarak da hep onu söylüyorum. İnsan Kaynakları ödül verir över, destekler korur. Personelcilik eskiden ceza verir, para verir, ceza yazar, işten atar şeklinde, daha baba konumundaydı. Biraz da kendime anneliği daha çok yakıştırıyorum. O rolümle belki duygularımı kullanabiliyorum. Bu benim için eksiklik değil bir avantaj diye düşünüyorum. Mantık önde olduğunda çok daha erkeksi oluyorsunuz.

-Kadınlığı annelikle kamufle ediyorsunuz. Kadının iş yaşamında kendini kabul ettirebilmesi için mutlaka bir annelik yanının mı olması lazım?
-Hayır. Bu belki de hep benden küçüklerle eğitim aldığım ve çalıştığım için bana özgü bir şey. Annelik bana giydirilmiş bir şeydi, her yerde anne oldum. Tabi ki tüm kadınların bunu yapması mümkün değil. Ama herkesin bir güçlü yönü vardır; birinin estetik yanı güçlüdür, diğeri ayrıntıları çok önemser, detaycılığı ile öyle projeler yapar ki o özelliği ön plana çıkar. Bilemiyorum, bu konuyu biraz daha irdelemek lazım, zor bir soru.

-Kadınları özgür bırakın, diyorsunuz. Türkiye’de kadınlar yeterince özgür mü sizce?
-Hiç değil. Çok acıdır, eğitimli kadınlar daha az özgür. Belki daha farklı uyaranlarla karşılaştıkları için. Gittikçe de sanki daha çok kısıtlanıyormuşuz gibi geliyor bana özgürlükler. Kadınların geliştiği, daha çok haklar elde ettiği söylemlerine çok inanmıyorum ve çok gözlemlemiyorum. Ne yazık ki kocalar ne kadar eğitimli olursa olsun, eğer eşleri onlardan daha çok para kazanıyorsa, onlardan daha başarılıysa, daha sosyalse, içgüdüsel bir tepkileri oluyor.

-Siz eşinizle böyle bir durum yaşıyor musunuz?
-Hiç yaşamıyorum. Çalışan pek çok kadının evine temizlikçi alamadığını, bir yere giderken eşinden izin almak zorunda kaldığını biliyorum. Tekrar vurguluyorum, gittikçe özgürlüklerin kısıtlandığını düşünüyorum ve bunun zamanla yanlış anlaşılma kaygısıyla otokontrol haline geldiğine de inanıyorum. Çok özgür bırakmanın zararı olmadığını ama kısıtlamaların da kontrolsüz ortamlarda daha olumsuz sonuçlar çıkarabileceğini düşünüyorum.


Şirkete değer katan makina değil insandır

-İK’nın yalnız para ve ceza veren değil, eğiten bir sistem haline geldi. Gelişim ne yönde?
-Çok ağır ilerliyor. İvme kazanacak mı konusunda da çok olumlu düşünemiyorum ne yazık ki. Çünkü biraz da üretimdeki her yönetici bir İK yöneticisi haline getirildi. Bana bu İK departmanının gücünü, etkisini azaltıyor gibi geliyor. İK, adaletli bir sistematik kurgu yapan bir departman. Ücret. işe alma, terfi, yan menfaatler gibi kuralların olduğu ama bir taraftan da kişiden bağımsız kurumun, kurumun başındaki kişinin de korunacağı bir kısmı var. Dolayısıyla bir yerde bir hata olduysa bunun niyetinin ölçülmesi gerekir.

-Aile şirketleri kurumsallaştıkça İK da profesyonelleşti.
-Hem öyle oldu, hem de şirketlerin büyümesi belirli normları zorunlu hale getirdi; adil sistemler kurmak, patronların emrinden çıkmak anlamında. Bir de teknoloji gelişti. Örneğin merhum Kemal Bey (Coşkunöz), hiç kimsede olmayan makinaları alır getirir ya da yapardı diyorlar. Ama artık öyle bir rekabet yok. Herkes her şeyi satın alabiliyor. Dolayısıyla doğru insanı seçmek çok önemli. Bu da İK bilimi, disiplini ile oluyor. Hem kurumsallaşmada hem büyümede başarıyı aslında insan getiriyor. Şirkete makina değil doğru kişiyi seçmek bir değer katıyor.

Kendinize hedef koyuyorsanız, ikinci sırada kalmak istemezsiniz

-Bulgaristan göçmenisiniz. Bir yazınızda da göçmenliğin sizi değişime uymaya zorladığını belirtiyorsunuz. Başarınızın temelinde bu zorunluluk mu yatıyor?
-Olabilir. Çünkü burada da ikinci sınıfsınız. Eğer kendinize hedef koyuyorsanız, ikinci sırada kalmak istemezsiniz. Bulgaristan’da da ilköğretim sekiz yıllıktı ve ben üçüncü sınıfta okul başkanıydım. Öne çıkma isteği o zaman da vardı. Örneğin arkadaşlarım oyun oynardı, ben öğretmenin yanında dururdum. Hani sonradan kazanılmıyor, çocuklukta ortaya çıkıyor denilir ya, benimki de öyle.
-Bursa’ya geldikten sonra yaşadıklarınızın ilginç bir hikayesi var. Okuyucularımızla paylaşmak ister misiniz?
-Orta son sınıftayken, 19 Mayıs 1978’de Bursa’ya geldik. Hayatınızda büyük bir değişim gerçekleşiyor, geliyorsunuz bir odada yaşıyorsunuz, annenizin babanızın işi yok, eşyalarınız ortada… Orta sonu yeniden okudum. İlk dersimizde Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin Arapça ve Farsça’dan Türkçe’ye tercümesiydi. Ben Bulgaristan’da sadece ilkokul birde Türkçe okumuştum. O yüzden ilk derste büyük hayal kırıklığı yaşadım. Fakat sonraki dersimiz matematikti. Öğretmenimiz önceki yılın genel bir değerlendirmesini yaptı. Tabi sözel olmadığı için orada öne çıktım. Öğretmenim, hemen 10 kişilik bir grup oluşturdu ve benim onları yetiştirmemi istedi. O olay benim hayatımın dönüm noktası oldu ve o yıl teşekkürle mezun oldum. Öğretmenimle hala görüşüyorum. Ama tabi göçmensiniz, işiniz yok vs. Direkt kısa yoldan mesleğe yöneldim. Ticaret lisesi ve Uludağ Üniversitesi ile Devlet Hastanesi’nin 4 yıllık hemşirelik okulu sınavlarına girdim. Üçünü de kazandım. Yatılı ve iş imkanı var diye Uludağ Üniversitesi’ne gittim.

-Tamamen hayatta kalma mücadelesi bu aslında.
-Evet, tamamen o. Ekmek için bir şey yapma mücadelesi ve önünüzdeki kısır seçeneklerden ilkine sarılmak gibi bir şey. Ama mutlaka o göçün daha iyi olma adına bir motivasyon etkisi vardır. Kesinlikle inanıyorum. Belki o, erkek egemen dünyada bir kadın olarak güçlü olmaya da yansımıştır.

Ödül getiren başarılar

Bir milyon lira hibe destekli TÜBİTAK TEYDEP projesi ile Türkiye’de bir ilk olan Psikoteknik Değerlendirme ve Geliştirme Prototip Üretim Projesi. TTGV’nin de desteğini alan bu proje İnsan Kaynakları alanında da ilk. Coşkunöz Eğitim Vakfı’nda 18 ay eğitim gören mesleği olmayanlara MEB diploması verecek proje. Bu proje de Türkiye’de ilk ve tek örnek. Ağır ve Tehlikeli İşlerde çalışanların eğitim zorunluluğu için Coşkunöz Eğitim Vakfı’nın Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından yetkilendirilen ilk ve tek yer olarak tescillenmesi. YÖK Başkan Vekili Prof. İsa Eşme’nin araştırmasının Bursa uzantısı olarak ‘Bursa Sanayisinin Öncelikli Olarak Tercih Ettiği Yetkinlikleri ve İş Alanları Araştırması’nın gerçekleştirilip yayınlanması. Emniyet Müdürlüğü Rehberlik Büro Amirliği yapılanmasının kurulmasında danışmanlık. Büyükşehir Belediyesi ile ilk ‘Anne Baba Okulu’ sertifika programı, Yerel Gündem 21 ile ‘Çocuk Bakıcılığı Projesi’, İŞKUR ÖSDP 2 (istihdam garantili eğitim) projesi, AB Projesi’nin gerçekleştirilmesi ile kriz zamanında AB desteği ile 176,7 bin avro hibe ile 150 kişiye eğitim ve istihdam sağlayan İş’te Fırsat projeleri. Gülçer son olarak Ulusal Ajans’a Hayat Boyu Öğrenme için 300 bin avroluk ‘Yenilik Transferi LDV 2010’ projesini sundu, kabulünü bekliyor.

Gülçer Aydın kimdir?

Coşkunöz Holding İK ve Kurumsal İletişim Koord.
Coşkunöz Eğitim Vakfı Yöneticisi


1963 Bulgaristan doğumlu. 1978’de ailesiyle birlikte Bursa’ya geldi. Eğitimini Uludağ Üniversitesi Hemşirelik, İstanbul Üniversitesi Psikoloji, İ.Ü. Felsefe Grubu Öğretmenliği, İÜ Pedagoji ile UÜ. İşletme -Yönetim ve Organizasyon dallarında tamamladı. 14 yıl kamuda psikolog olarak çalıştı. Özel sektöre adımını Coşkunöz Holding’de attı. Holding’de mevcut görevlerinin yanı sıra İcra Kurulu Üyeliği’ni de sürdürüyor. Birçok yayında makaleleri yayınlandı. Evli ve iki çocuk annesi.