|

Mevcut yasal sistem planların hazırlanması ve onaylanması sürecinde gizlilikten yana tavır sergilemektedir. Bu süreçte planlamaya müdahil olamayanlar içinse geriye tek bir seçenek olarak yargı yolu kalmaktadır. Yargıda, planlarla ilgili konular ağırlıklı olarak İdare Mahkemelerinde görülmekte ve açılan davalar 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu çerçevesinde ele alınmaktadır. İdari Yargılama Usulü Kanunu ise dava açma süreleri açısından oldukça net ve açıktır. Kanunda belirtilen süreler içinde açılmayan davalar mahkemeler tarafından süre aşımı sebebiyle reddedilmektedir. Şehir dışında yaşayan bir vatandaşın, şehre döndüğünde öğrendiği bir plan kararını, öğrenme tarihi içinde dava etmesi durumunda, eğer kanunda belirtilen askı ilanını izleyen sürelere uyulmadıysa, dava süre yönünden reddedilmektedir. Mahkeme kararlarının uygulanmasında yaşanan aksaklıklar da başka bir tartışma konusudur. Son yıllarda bazı kanunlarda yapılan düzenlemeler, planlama sürecinin daha katılımcı yürütülmesini amaçlamaktadır. Örneğin, 2005’te yürürlüğe giren Koruma Amaçlı İmar Planları ve Çevre Düzenleme Projelerinin Hazırlanması, Gösterimi, Uygulaması, Denetimi ve Müelliflerine İlişkin Usul ve Esaslara Ait Yönetmelikte katılımı sağlamaya yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Yönetmeliğin 6/f maddesi ile plan sürecine yerel halkın ve meslek odalarının katılımı amaçlanmıştır. Ancak yönetmelikte amaçlanan katılımın, belediyelerimiz tarafından suiistimal edilmesinin yöntemleri bulunmuştur. Yönetmelik maddesinde ön görülen halk toplantıları, planların belediye meclisinde onaylanmasından önce değil, onaylanmasının ardından yapılarak, yasal bir prosedür durumuna düşürülmüştür. Diğer bir önemli konuysa, ülkemizde çoğu bakanlıklardan oluşan, 33 farklı kurum ve kuruluşta plan onaylama yetkisi bulunmasıdır. Bakanlıklarda plan onaylama yetkisi il müdürlüklerinde değil bakanlıkların kendilerindedir. Bu sebeple bakanlıklar düzeyinde hazırlanan birçok plan yerel tarafından takip edilememekte, süreç tamamıyla Ankara’da gerçekleşmektedir. Bu merkeziyetçi yapı, katılımı etkisiz kılmaktadır. Son yıllarda yaygınlaşan Kentsel Dönüşüm kavramı da ülkemizde katılımcılığı göz ardı etmektedir. 5393 sayılı Belediye Kanunu ve 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile Kentsel dönüşüm kavramı belediyelerimiz tarafından adeta bir moda hava ile algılanmış ve birçok kentte kentsel dönüşüm alanları ilan edilmiştir. Ancak kentsel dönüşüm kavramının yasal zeminin yeterli derinlikte olmayışı uygulanmada sorunları beraberinde getirmiştir. Kentsel dönüşüm alanları bilimsel kriterlerden uzak, rastlantısal olarak belirlenip belediye meclislerince onaylanmaktadır. Daha sonra yasal zorunluluk olarak vatandaşla anlaşma yoluna gidilmektedir. Bu anlaşma sırasında da, alanda ne yapılacağı, neye hak kazanacağı, ne kadar hak kazanacağı gibi konular göz ardı edilerek, projenin gerçekleşmesi için vatandaşlar adeta anlaşmaya zorlanmaktadır. Yurtdışı örneklerinde ise hak sahipleri sürecin başından sonuna kadar sürecin içinde bulunmaktadırlar. 1990’ların başından itibaren batıda uygulanan kentsel dönüşüm projelerinde ön plana çıkan bazı ortak özellikler bulunmaktadır. Bu özellikler şöyledir: “Projelerin stratejik planlama yaklaşımı ile geliştirilmesi, işbirlikçi ve katılımlı planlama yapılması, çok aktörlü ve çok sektörlü koalisyonlara bağlı olarak kurulması, kapsamlı ve bütünleşik yaklaşıma sahip olması, yerel bağlamlı olması, kentsel dönüşüm politika ve stratejilerine uygun kurumsal örgütlenmenin oluşturulması, kolektif çabayı harekete geçirmesi.” Ülkemizdeki kentsel dönüşüm projeleri ise katılımdan uzak bir süreçle gerçekleştirilmektedir. Süre gelen klasik planlama sürecinde katılımcılık daima istenmeyen ve göz ardı edilen bir gerçek olarak yasal mevzuatta yerini bulmuştur. Ülkemizde, planlamanın imar olarak algılanması ve planların rant amacı güttüğü gerçeğiyle, sürecin gizlenmesi ve bu rantı kimsenin bilmemesi daima en rasyonel tavır olmuştur. Oysa yaratılan rant bir kesim veya grubun değil, toplumun ve kentindir. Bu sebeple, toplumun her kesiminin eşit olarak bu ranttan faydalanması için sürecin katılımcı olarak yürütülmesi esas olmalıdır. AB’ye uyum çerçevesinde, batıda sıkça rastlanılan katılımcılık ve yönetişim kavramlarının ülkemizde de uygulanması gereklidir. Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|