| Üç fidan anıtı ne anlatıyor? |
| Pazartesi, 10 Mayıs 2010 14:08 | |||
![]() 12 Eylül çocuğu olmanın getirdiği en büyük kayıplardan biri, yakın tarihi yaparak/yaşayarak değil, okuyarak öğrenmeye çalışmaktır. Cunta liderinin posteri evinizin duvarında asılıdır; gittiğiniz ortaokulda 12 Eylül, ‘ulusça kutlanması gereken bir bayram günü’ olarak anlatılmaktadır; kafasını dinle bozmuş tarih hocanız, size ulusal bilinç aşılayacak yerde elinize yaratılış destanları anlatan kitaplar tutuşturmaktadır. İnsanın apolitik değil, politik bir varlık olduğunu üniversite sıralarında anlarsınız, şansınız varsa. Kafanız basıyorsa bir de tabii… Asıl o zaman başlar gerçek okumalarınız. ‘Gülünün Solduğu Akşam’ı okursunuz Erdal Öz’den… Nihat Behram’ın ‘Darağacında Üç Fidan’ını… Sonraları ‘Yaşamda ve Yargıda Devrimci Duruş’ ile Halit Çelenk’i… Tanrıya şükür, solculuk ‘cibilliyetim’de var. Ama sanmayın ki başka kitap okumadım. Necip Fazıl da geçti belleğimden, Atsız da. Nurcular da çok kitap tutuşturdu elime, Fethullahçılar da… Akademisyenlerin yazdıklarını da okudum, tarihi yapanların yazdıklarını da… Benim yaşayarak değil, okuyarak öğrendiğim tarih, Denizler için ‘terörist’ demiyordu. Diyemezdi… Ama yakın tarihi benim gibi okuyarak değil, yaşayarak öğrendiğini sandığım MHP Bursa İl Başkanı Arif Demirören, şöyle dedi geçen hafta: “Nilüfer Belediye Başkanı’nın geçmişte terör suçundan hüküm giymişlerin heykellerini dikmesi hangi belediyecilik anlayışına sığmaktadır?” ‘Üç Fidan’ anıtı haberine çok sevinmiştim. Bu ülkenin ölüleri vardı, bu ülkenin ölüleri kadar acıları vardı, bu ülkenin o acılar tazelendikçe biraz ölen yurttaşları vardı. Ve şimdi benim kentimde bir belediye başkanı, ‘acılar unutulmasın, unutulmasın ki bir daha yaşanmasın’ diye bir anıt dikiyor, ama ilk karşı çıkış aynı acıları bir başka şekliyle yaşayanlardan geliyordu. Üstelik yalan yanlış, bilgisizce, acımasızca… Sevincim, handiyse kursağımda kaldı. Birkaç kendini bilmezin, ‘Üç Fidan’ anıtına, ‘kanasın’ dercesine yaptığı saldırıya şaşırdım, üzüldüm, öfkelendim! Neden yapmanın değil de kırmanın dökmenin peşindeyiz hala? Neden birbirimizi anlamaya çalışmayı değil de kör dövüşünü tercih ediyoruz? Neden Denizlerin acısını duyumsayan insanların 12 Eylül acılarına kayıtsız kaldığını, kalacağını sanıyoruz? Neden ‘Üç Fidan’ anıtının salt Deniz, Hüseyin ve Yusuf için değil, ortak acılar için dikildiğini anlayamıyoruz? Karma karışık duygularla olup bitenleri düşünürken, Can Ertan’ın yenibursa.com’daki yazısını okuyunca iyice duygusallaştım, iyice kızdım. Deniz’in, Hüseyin’in ve Yusuf’un son mektuplarını alıntılamıştı Can Ertan yazısında. Yusuf Aslan, şöyle diyordu mektubunun bir bölümünde: “… Bir yıldan beri, bu bir avuç sömürücüler, vatan satıcıları, işbirlikçiler; ellerindeki bütün imkanlarla, bizi dışarıdan yardım gören, beyinleri yıkanmış, vatan haini, dışarıdan emir alan, bölücü, anarşist diye tanıtmaya ve halkımızdan bizi koparmaya çalıştılar. Bu bir avuç azınlığa göre vatanseverlik; vatan satmak, yabancılarla işbirliği yapmak, NATO’yu, Amerika’yı savunmak, 6. Filo’yu ağırlamak, milyonlarca köylünün geçimi olan haşhaş ekimini elinden almak, işçinin grev hakkını engellemek, Amerika’ya ve emperyalizme hizmet etmektir. Biz bunlara karşı çıktık. Bunun için; biz vatan haini, onlar vatansever oldular.” Heyhat!... Yusuf Aslan, 38 yıl önce yanıt veriyordu, kendisine ve arkadaşlarına ‘terörist’ diyenlere, anısına dikilen anıta saldıranlara… Soralım şimdi, ‘Üç Fidan’ anıtına karşı çıkmayı beceri sanan politik anlayışa: Vatan satmayı mı savunuyorsunuz, yabancılarla işbirliği yapmayı mı, NATO’yu, Amerika’yı mı? Haşhaşı yasaklayamayanlar, toprağımızda ne tütün bıraktı, ne pancar, ne pamuk… Farkında değil misiniz? Sonra da gazeteci ağabeyim, Denizlerin can yoldaşı Hacı Tonak’ın, Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin e-posta grubuna attığı değerlendirme geldi. Kendimi kışkırtmayı bırakıp Hacı Ağabey’in yazdıklarını okudum tekrar tekrar. ![]() 38 yıl önce olan biteni anlamamakta direnenler için Hacı Ağabey’in yazdıkları ders niteliğindedir bana göre, üzerine söyleyecek sözüm de yoktur: “‘Üç Fidan’ anıtı, sanatçı elinden çıkmış bir tasarım. Adından da anlaşılacağı gibi sembolik bir anıt. Denizleri sembolize ettiği doğru, ama bu anıtın suçu değil; gerçek bir suçla suçlanmadan ve gerçek bir mahkemede yargılamadan ‘Üç Fidan’ı ölüme gönderenlerin suçu... Unutulmamalı ki Denizler, ‘müesses düzeni ilga’ ve ‘Meclis’i iskat’a kalkışmakla suçlanmışlardı. Bu suçlamanın ‘gerçek’ olması için devlet düzenini yıkabilecek, Meclis’i ortadan kaldırabilecek araç ve imkanlara sahip olduklarının ortaya konulması gerekirdi. ‘Müesses düzen’in kara, hava, deniz kuvvetleri, polis ve jandarma örgütü bulunduğuna ve bunlar tam donanımlı, yani silah gücü bakımından eksiksiz olduğuna göre, cebir kullanarak tasfiyeye kalkışanın da o kabiliyete olması beklenirdi. Bu bakımdan savcının, işlendiğini öne sürdüğü suçun kanıtlarını göstermesi mümkün değildi. Demek ki iddia makamı, hayali bir suç inşa etmiş ve bunu askeri mahkemenin önüne koymuştu. Peki nasıl oldu da, mahkeme yargılamayı kabul etti ve sonunda da ‘suçu sabit’ sayıp ölüm cezasına hükmetti? Çünkü mahkeme de ‘gerçek’ bir mahkeme değildi. Her şeyden önce bu mahkeme ‘tabii hakim’ ilkesine aykırıydı. Ayrıca ‘olağanüstü’ mahkemeydi ve ‘Sıkıyönetim 1 No’lu Askeri Mahkemesi’ adını taşıyordu... Tabii hakim ilkesi; suç işleyen birinin, suçu işlediği yer her neresiyse, oradaki mahkeme ve oradaki hakim tarafından yargılanmasına amirdir. Sanık için, ne mahkeme bakımından ne hakim bakımından ‘sürpriz’ düşünülebilir. Bir yargılamada ‘beklenmedik’ bir şey varsa, orada gerçek bir mahkemeden söz edilemez. Bu kadar da değil: ‘1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’ Başkanı; kıta amiri, general rütbeli bir askerdi; onun altındaki iki yargıçtan biri albay, diğeri yarbay rütbeliydi. Yargıçlar rütbe olarak kıta subayının astlarıydı. Askeri hiyerarşi açısından ona tabi idiler, emrindeydiler. Üstelik atılı suç, eğer gerçekten işlenmişse, mahkemenin kuruluşundan önce işlenmiş olmalıydı. Çünkü Deniz, Hüseyin ve Yusuf, adı geçen mahkeme ortada yokken sivil bir mahkemede tutuklanmışlardı. Hatırlatayım: Bu söylediklerimde bugünkü yasaya atıf yoktur... Bütün bunlar bir araya gelince, o mahkeme bir yargılama yapmadı, bir ‘meydan savaşı’ yürüttü. Bunu, mahkeme başkanının, savcısının açıklamaları da açıkça ortaya koyar. Meydan savaşı; taktiği, stratejisi ve kılıcıyla övünen galibi ve boyun eğmiş mağlubu zorunlu kılar. Bir yargılamada ise bunların sözü bile olmaz. Politik görüşlerini, gençliklerini, yakınlığımızı, uzaklığımızı bir yana bırakalım; Deniz, Hüseyin ve Yusuf’un durumu bu tarafıyla da çok özeldir. Bu memleketin acılı tarihi ve günü bakımından da çok düşündürücü, çok öğreticidir. O anıtın anlattığı yalnızca budur. Denizlerin düşünüşüne, idealine, eylemine karşı olunabilir, ‘düşman’ da olunabilir; bunu anlayabilirim. Ama o anıta saldırmak, zorbalığın karşısında dik başlı kalmayı başarmaya saldırmaktır. O anıta saldırmak bu memlekette hukuksuzluğu, adaletsizliği, keyfiliği, güce tapmayı yüceltmektir. Bunun kime, nasıl bir faydası var?” Evet, zorbalığın karşısında dik başlı kalmaya, hukuka, adalete… gereksinmesi var bu ülkenin. Yok mu? Esat Kaplan'ın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız
|


