| Şeriatın kestiği parmak |
| Pazartesi, 01 Mart 2010 22:00 | |||
![]() Bizim apartmanın kapıcısı Adil Efendi’nin belli bir siyasal eğilimi yok. Hani yüzer gezer oylar var ya, onlardan biridir sandık başında. Ama gündemi yakından takip eder. Gazeteleri mahalle kıraathanesinde okur, akşam olunca da televizyon haberlerini kaçırmaz. Haftada bir de bizim PUSULA’yı götürüyorum, okuyor. Hafta sonu merdivenleri temizlerken karşılaştık. “Sizin vitrin de değişmesin! Dükkandaki yerin duruyor mu?” diye sordu. Afalladım. “Ne dükkanı yahu?” diye sormama fırsata vermeden Başbakan’ın köşe yazarlarına son çıkışını anımsattı. Konuşturayım diye üzerine gittim, ben de. “Ağabey” dedi, “Hem ‘köşe yazarları beni eleştirebilir, haklarıdır’ diyor Başbakan, hem de ‘haddinizi bilin’ demeye getiriyor.” “Haklı mı sence?” diye sordum. “Valla” dedi, “Ekonomi bozuluyor, borsa düşüyor diye kızıyor Başbakan. Ama bana ne lazım, benim borsada kağıdım yok, faizde param da yok. Aldığım üç kuruş, o da çoktan pul oldu. Hem nasıl bir ekonomiymiş ki bu, beş tane köşe yazarı bir şey yazınca altüst oluyor?” “Peki sen ne diyorsun bu olup bitenlere, darbe yapacaklarmış baksana” diyecek oldum. Bana acı bir 12 Eylül anısı anlattı Adil Efendi. 12 Eylül’de asker iş başına gelince bizim kapıcının ağabeyi evinin balkonuna bayrak, yanına da Kenan Evren’in posterini aşmış. Alkışlıyormuş darbeyi, yakınlarının; arkadaşlarının birer birer gözaltına alınmasını umursamıyor, “İyi oldu, hepsi vatan hainiymiş bunların” diyormuş. Sonra bir gün kıraathanede 51 oynarken bizimkinin ağabeyi, polis girmiş içeri. Kim var kim yok, toplamışlar hepsini. Günlerce içeride kalmış Adil Efendi’nin ağabeyi. İçeride neler yaşadığı da malum. “Niye anlattın bunu şimdi” dedim. “Yani” dedi, “Biz hakkın hukukun, adaletin niye önemli olduğunu 12 Eylül’de anladık, başımıza o işler gelince... Gerçekten darbeciyse bu paşalar gereği yapılsın. Ama ben kıt aklımla…” “Estağfurullah” dedim. “Yok yok” dedi, “Ben kıt aklımla şunu anladım: Bu hukuk öyle bir şey ki adama ne yapıyorsan kuralına uygun olacak. Olursa ‘şeriatın kestiği parmak acımaz’ der adam. Kuralına uygun olmazsa ‘bana zulmettiler’ der.” “E her şey kuralına uygun değil mi?” diye sordum. “Sen daha iyi bilirsin ama” dedi, “Ben bir şeyi anlamadım. Hadi 50 kişiyi aldılar götürdüler. İçlerinde kimler yok ki. Bir sürü paşa, say say bitmiyor. Hepsini topladılar emniyette. İfade aldılar. Aldıklarını mahkemeye götürdüler. Ama anlamadığım, bu en büyük paşalara soru soramıyormuş polis. Torpil genelgesi mi ne varmış. O yüzden bazı komutanlar sadece savcıya ifade verirmiş.” “E öyle oldu zaten. Eski kuvvet komutanları, Adalet Bakanlığı’nın genelgesi doğrultusunda emniyette sorgulanmadı” diyecek oldum. “Tamam da ağabey” dedi Adil Efendi. “Bu adamları aldılar, 4 gün emniyette beklettiler. Boşu boşuna yediler adamların günlerini. Çekyatta yatmış paşalar.” “Onlar asker, yerde de yatar” dedim, ama ikna olmadı bizim kapıcı. “Mesele o değil ki ağabey, madem polis sorgulayamıyor, niye bekletiyorsun?” Savcıların raporlu olduğunu anlattım Adil Efendi’ye. Ama ikna olmadı. “Bırak ağabey, Cumhuriyetin savcısı mı yok!” demez mi! “Sahi, sen bu Erzincan Başsavcısı işine ne diyorsun?” diye sordum bu kez de. Başsavcı’nın evinde ve makamında yapılan aramaların görüntülerini izlemiş televizyonda Adil Efendi. Ben izlememiştim. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkan Vekili Kadir Özbek’in, makamı aranan Erzincan Başsavcısı’yla ve Başsavcı’nın evini arayan savcıyla yaptığı telefon görüşmeleri de varmış o görüntülerde. “Bak” dedim, “Bu da yargıya müdahale sayılmaz mı, HSYK Başkan Vekili o telefonlarla bir anlamda yargıya müdahale etmiyor mu?” “HSYK da yargının kendisi değil mi zaten” demez mi, Adil Efendi. Hem bugüne değin Ergenekon’daki hiçbir arama görüntüsü basına yansımazken, bu görüntülerin yayınlanması da ‘manidar’mış bizim kapıcıya göre. “Siz haberciler hiçbir şey yapmıyorsunuz ağabey, adamlar istediği haberi, istediği görüntüyü size veriyor, siz de mal bulmuş mağribi gibi atlıyorsunuz üstüne” dedi. Hafifçe kızardım mı ne! Başımı öne eğmişim, yöneticinin sesi gelirken aşağıdan. “Adil bırak lak lak yapmayı” deyince yönetici, bizimki paspasa koyuldu yine. Ben ayrılırken, “Bu şeriatın kestiği parmak daha çok acır” diye söyleniyordu! Yazarın Diğer Yazıları İçin Tıklayınız
|

